Sistem Tarayıcınızı Tanıyamadı Sitede Sorun Yaşayabilirsiniz!!! Lütfen Bu Durumu Site Yönetimine Bildirin
KARŞILIKLI BIRAKILAN EMANETLER Galiçya Türkiye ile Polonya’yı, güçlü dostluk bağlarıyla birbirine bağlayan önemli hususlardan birisi de, karşılıklı bırakılan emanetlerdir. Türk Tarihinde önemli bir yeri olan Galiçya Savaşında şehit olan 1000’den fazl vuslatfm.com Gençliğin Yeni Mekanı Burası
» vuslatfm.Com - Gerçek Paylaşımın Tek Ve Değişmeyen Adresi...Gerçek Paylaşım Platformu...
Dosya Yükle
Anasayfan Yap Favorilerine Ekle E Posta Tavsiye Et İletişim Player Rss Seo Tema                            
vuslatfm.com Gençliğin Yeni Mekanı Burası

Anasayfa

SİTENİ EKLE

İLAN EKLE
Hesabım
KLİP İZLE

Resim Galeri
HABERLER REKLAM
DİNİ KONULAR
RADYO DİNLE
 
  MP3 İNDİR   Forum  
» Üyelik
Adınız :  
Şifreniz :  
Hatırla :   
Yeni Kayıt |  Şifremi Unuttum
Onay Kodu Almadım
    
» Advertisement
» Forum
                             ~ ~ ~ Forum ~ ~ ~
» Forum > Serbest Bölge > KARŞILIKLI BIRAKILAN EMANETLERPuan Ver : [ 0 ]    
gokhan
Prof Üye

Durumu Dışarıda

Yaş : 32
Cinsiyet : Bay
Mesaj Sayısı : 863
Giriş Sayısı : 1
Forum T. Puanı : 731
Msn : Bilgi Yok
Kişiyi : Arkadaşım Yap

Olgunluk
45%
Aktiflik
0%
Forum Katkısı
86%
Tüm Siteye Katkısı
86%
                                              

Bağlantı adresi Sadece üyeler içindir! Galiçya
Türkiye ile Polonya’yı, güçlü dostluk bağlarıyla birbirine bağlayan önemli hususlardan birisi de, karşılıklı bırakılan emanetlerdir. Türk Tarihinde önemli bir yeri olan Galiçya Savaşında şehit olan 1000’den fazla askerlerimizin Polonya’daki ebedi istirahatgahları, tarafımızdan Polonya’ya bırakılan emanetlerdir. Bunun gibi, çeşitli bunalım dönemlerinde Türkiye’ye sığınmış olan Polonyalıların bugün hayatta olan torunları da Polonezköy’de, bize emanet edilen insanlardır.
Galiçya, Polonya ve Ukrayna sınırları arasındaki bir toprak parçasıdır. 1914-1918 yılları arasında cereyan eden I.Dünya Savaşında, müttefiki Almanya ve Avusturya-Macaristan ile birlikte Rusya’ya karşı savaş Osmanlı İmparatorluğu, çok sayıda Türk evladının, Galiçya’nın karlı dağlarında şehit olmasına neden oldu. Kafkas Dağlarında, binlerce askerimizin donarak şehit olmalarına neden olan Enver Paşa, bir nice yiğidimizin de Galiçya’da şehadet şerbeti içmelerine neden olmuştu!...
Buraya, “Dünkü ve Bugünkü Polonya-Gezi Notları” adlı kitabımızın “Galiçya Şehitleri” başlıklı bölümünün, bazı paragraflarını almak istiyoruz:
Yediden yetmişe tüm Polonyalıların bildiği ve yürekten inandığı bir söz vardır: “Türk süvarilerinin atları Vistül’den su içmedikçe Polonya istiklaline kavuşmaz!”
Tüm Polonyalılar yürekten inanmışlardır, bu söze.
Tarihi boyunca denemiştir Polonyalı bu sözün doğruluğunu. Gerçekten öyle olmuştur; ne zaman Türk süvarileri atlarını Vistül’de sulamışlardır; Polonya istiklaline kavuşmuştur.
Türk’ün Polonya’daki izi, yürekleri kaplayan ve dillerden düşmeyen bu inanç dolu sözler değildir,sadece. Türk, bugün Polonya adıyla anılan ülkenin topraklarını kanıyla sulamış ve orada nice canları şehit bırakmıştır. Polonyalının dilindeki ve gönlündeki bu söz kadar o topraklardaki Türk kanı ve Türk şehitlerinin mübarek kemikleri de Polonya’daki bıraktığımız en büyük izler olmuştur.
…Bu savaş sırasında Türk süvarileri atlarını bir kez daha Vistül Nehrinden sulamışlardı. Türk atları Vistül’ün suyundan kana kana içmişlerdi. Sonunda Avusturya-Macaristan İmparatorluğu bu savaştan yenik çıkarak parçalanmış, Çekoslovakya ile birlikte Polonya da istiklaline kavuşmuştu. Türk atlarının Vistül’den içtikleri su bir kez daha Polonya’nın kurtulmasına vesile olmuştu.
…Polonya sınırları içinde kalan topraklarda nice şehidimizin mübarek kabirleri vardı…Polonya sınırları içindeki mevcut şehitlikler şunlardır:
1. Stry (513 şehit)
2. Drohobycz (106 şehit)
3. Pokof (160 şehit)
4. Podolokya (81 şehit)
5. Lipiçnadolna (26 şehit)
6. Lipiçnagorna (38 şehit)
7. Ohatin (54 şehit)
8. Godorot (7 şehit)
9. Lemberg (10 şehit)
10. Berezemisil (7 şehit)
11. Sonbor (1 şehit)
12. Korzati (25 şehit)
13. Krakovi (18 şehit)
Öte yandan Galiçya’daki kanlı savaşlar sırasında kumandan Cevat Paşa’nın muharebeyi idare ettiği tepeye “Cevat Tepe” adı verilmiş ve buraya bir de anıt dikilmişti. Bu anıtın gerisinde, mezar sayısı kesinlikle bilinemeyen büyük bir şehitlik yapılmıştı. Ayrıca 20.Tümenin savaş bölgesi içinde kalan Hohskodur köyü ile 61.Tümen bölgesi içindeki sahada bir diğer Türk şehitliği daha yapılmışsa da, maalesef bugün bunlardan bir eser kalmamıştır.

Bağlantı adresi Sadece üyeler içindir! Krakov Türk Şehitliği
Polonya’nın ikinci büyük kenti olan Krakov’da, 1997 yılının Nisan ayında, Rakowicki Mezarlığının içinde, Türk şehitlerine layık bir şehitlik düzenlenmiştir: Krakov Türk Şehitliği…
Rakowicki Mezarlığı, uluslar arası sivil ve askeri mezarlık olarak iki bölümden oluşmaktadır. Uluslar arası mezarlık içerisinde çeşitli uluslara ait küçük askeri mezarlıklar ve anıtlar bulunmaktadır. Türk ve Müslüman askerler de bu mezarlıkta kendilerine ayrılan yerde defnedilmişlerdir. Mezarlık planına göre Türk ve Müslüman askerler için, 23 ve 24 numaralı paftalar ayrılmasına rağmen günümüzde bu paftalar içerisinde İslami esaslara göre hiçbir mezar bulunmadığı gibi, 24 numaralı paftada tamamen Hıristiyanlar yatmaktadır. 23 numaralı pafta ise genelde boş olup içerisinde Polonyalı 10 asker ile yine Polonya’ya ait büyük bir anıt ve Türk şehitliği bulunmaktadır.
Türk’ün, Polonya’lıların gönlündeki yeri bambaşka bir önem ve değer taşır. Polonyalı tanınmış tarih profesörü Michael Sokonicky’nin şu sözleri bu görüşü doğrulamaktadır:
“…Polonya’nın tarihinde işlediği iki büyük hata vardır. Biri Türk’lere karşı yaptığı Varna Savaşıdır ki, Lehistan bu savaşta ağır bir yenilgiye uğramıştı; diğeri Viyana’nın muhasarasında Türk’lerin aleyhine olarak müdahalede bulunmasıdır.”
…Yeri gelmişken, bir kez daha vurgulamak isterim ki, III.Jan Sobieski, Viyana’da Osmanlı ordusuna karşı saldırmakla, gerçekten büyük hata yapmıştır. Çünkü O’nun arka çıktığı Avusturya, daha sonra Polonya’yı istila ederek paylaşan üç devletten biri olmuştur. Oysa, Sobieski’nin desteği olmasaydı, belki de Osmanlı Ordusu Viyana’yı alacak, muhtemelen tarihin akışını da değiştirecek ve Polonya işgale maruz kalmayacaktı?...
Olan olmuş ve bugünlere gelinmiştir. Yüz yıla yakın bir zaman önce Galiçya’da bırakılan Türk şehitleri, artık, Polonyalı dostlarına emanet edilmiştir. Bize düşen ise, onlara dualarımızı yollamaktır…
 


Polonya’da Türk İzleri
1986 yılında, Tercüman Gazetesi tarafından, değerli araştırmacı Altan Araslı “Avrupa’da Türk İzleri” adlı eserinde, “Polonya’daki Türk Kültür İzleri” nden de söz etmişti. Araslı’nın özgün bilgiler veren yazısını buraya almak isteriz:
“Geçen yıllar zarfında biriken dokümanlarımıza bir baktık ki, bu denli yakınlığın, bu denli çıkarsız dostluğun hiçbir millet arasında kurulamadığını delilleriyle gördük. Buna kesinlikle inanın, zira elimin altındaki Rusların meşhur Dünya Diplomasi Tarihi adlı altı ciltlik kitabını okuduktan sonra bu kanıya rahatlıkla vardım.
Bu Polonyalılar kim?
Bugünkü Polonya’nın ünlü kültür merkezi Krakov, dünün Lehistan’ının başkenti idi. Polonya’nın Türkçe’de eski adı Lehistan’dı.
Çek bilgilerine göre, Leh sözcüğü, soylu, varlıklı anlamını taşımakta. Lah Ulah adlı bir oymak beyi de Polonya’nın kurucusu. Milli destanlarına göre, bu beyin aşireti Hun istilası sırasında Orta Asya’dan göç etmiş. DİKKAT: Lah, Ukraynaca “Polan”ın karşılığı.
Profesör Dyaduleviç, 700 soylu Leh ailesinin 300 kadarının Türk-Tatar kökenli olduğunu vurgulamaktadır.
Polonya Tarihinin, bilhassa talihsiz II.Viyana bozgunumuzdan sonrası, olağanüstü bağımsızlık mücadeleleri ile geçmiştir. Türklerin ilerleyişinin durdurulup, geriye itilmesi, Avusturyalıları rahatlatmış, komşu devletleri, özellikle Macaristan ve Polonya’yı çok bunaltmıştı.
İşte, 1794’de de Polonya üçüncü kez taksim edilmiş, bağımsızlığını kaybetmişti.Türkler bu bölünmeyi kabullenmedi. Osmanlı Sultanı yabancı diplomatları kabul ettiği odada bir yeri daima boş bıraktırıyordu. Bu durum birkaç kez tekrarlanmıştı. Merak edenlere de şöyle denmesini tembihlemişti: Polonya elçisi yoldadır. Kötü hava şartları nedeniyle gelişinde gecikme olmuştur.
Bu diplomatik jest hala söylenmekte.Bu başka türlü de hikaye edilmekte: Büyükelçilerin kabul töreninden önce yoklama yapılırken, Polonya’ya sıra geldiğinde bir görevli, “içimizde” diye bağırırmış.
Polonya kaynaklarına dayanarak yer verdiğimiz bu anekdottan sonra bu sevginin tarihi gelişimini araştırma zorunluluğunu içimizde duyduk.
Belki bugün Polonya’da, Türk kültür izlerini taşıyan eserlere pek rastlanmaz. Ancak bu varlığı kanıtlayan fotoğraflar, planlar kütüphanelerde mevcut.Bu konunun uzmanları Prof.Jan Reychman ile Dr.Abrahamowicz’in eserleri de. Ayrıca bilahare kendilerinden söz edeceğimiz ressam Chlebowski ile Matejko’nun müzelerdeki nefis tabloları da.
Bu kültür akımının yayılmasında baş etken özellikle, elçilerimizin göz kamaştıran alayları, renkli, kendine has giyimleri, kuşamları ile hediyeleri olmuştu. Bunu Jan Potocki’nin “Türkiye Seyahati”, Jozef Mikosza’nın “İşte Türkiye” gibi seyahat notları da bir nevi desteklemişti.
XVIII. yüzyıla girildiğinde “turquerie” Paris’tan Lehistan’a sıçramaya başlamıştı bile.
O zamana kadar soylular, Türk silah ve koşum takımlarını toplamakla yetiniyorlardı. Onların yerini yavaş yavaş Türk paraları, Türk minyatürleri, muskaları, mezar taşları, el yazmaları almaya başladı. Yapılan koleksiyonlar arasında yarışma hızlandı.
Hemen belirteyim, Varşova’da görevli bulunan hariciyeci arkadaşlar, mutat haftalık eski eşya pazarlarında, bu koleksiyonların dağılmasıyla piyasaya düşen antik eşyalara sık sık rastlanıldığını söylemekteler.
Koleksiyoncular arasında en çok söz edileni, prens Casimir Czartoryski’ye ait olanıydı. Ayrıca Wilanow’da kont Jan Potocki’nin, Varşova’da Stanislas Zamoyski’nin koleksiyonları da meşhurdu.
Öte yandan şart ziyaret şölenleri düzenleniyor, verilen maskeli balolarda Türk kıyafetleri giyiliyor, İstanbul eğlencelerinin aynısı, Lehistan’a taşınıyordu.
Bu konuları, J.Guiffrey, “La mascarade du Sultan ala mecque” adlı H.G. Farmer, “Oriental influenceson occidental military music” adlı eserlerinde işlemekteler.
Farmer’in eserinde ayrıntılarıyla, Türk üniformaları giymiş yeniçeri bölüklerinin oluşturulduğunu, bir mehter takımının kurulduğunu, Osmanlı sipahilerini örnek alan alayların orduya katıldıklarını öğreniyoruz.
Konaklarda, uşaklara, özellikle kahve, çubuk nargile getirenlere ve seyislere Türk kıyafetleri giydiriliyordu. Bu akımda Saksonya’da yapılmaya başlanan porselenlere çizilen Türk desenleri de yerini aldı.
1777 yılında Lehistan Kralının I.Abdülhamid’e gönderdiği “Belvedere Takımı” adıyla bilineni en tanınmışıdır.
Wilanow parkında, Çin mimari tarzında yapılmış bir köşkün tepesinde bir Türk hilali mevcuttu.
III.Ahmet çeşmesinin bir örneği II.Frederick’in Postdam yakınındaki Sans-Souci sarayındaki Çay Köşkü’dür.
Silezya’da Olesno şehri yakınlarında, 1763 yılında yapılmış bir türbe, aynı yıl içinde Prusya’ya gönderilen Osmanlı heyetinden, ölen bir Türk’ün türbesidir.
Son Lehistan Kralı Stanislas Auguste’nun kardeşi prens Casimir Poniatowski, Varşova yakınlarında bulunan Soletz’deki malikanesinde Türk Köşkü yaptırtmıştı.1777’de prensin mimarı Bogumilzug, bu köşke ek, içinde merdiveni bulunan çok yüksek bir minare inşa etti. Bu minarede ibadete çağıran, çanlar da bulunuyordu. Minarenin yanı başında Türk tipi bir de medrese odası vardı. Bu minare 1939 Alman bombardımanında yıkılmış, elimizde yalnız fotoğrafı kalmıştır.
Kral Stanislas Auguste de, Varşova’da Lazienci sarayının bahçesinde Türk köykü yaptırmıştı. Mimarı Jean Baptiste Kamsetzer’i incelemeler yapmak üzere İstanbul’a göndermiş. Kamsetzer, Ayasofya Camii’nin, hamamların, birkaç İstanbul evinin plan ve krokilerini çizdi. Yukarıda sözünü ettiğimiz Türk Evi adıyla ünlü köşkü yaptı. Bu köşk, XIX. Yüzyılın ortalarında yıktırılmış. Planlarından anlaşıldığına göre, yapı kubbeliymiş. Duvarların üst kısımları Türk süsleme desenleriyle bezeli, kapının üstünde de bir hilal bulunuyormuş.
Lehistan’da çalışmış olan Dominico Merlini adlı bir İtalyan mimar da Türk sanat ve mimarisinin etkisi altında kalmış. Osmanlı elçisi Numan Bey’in 1777-1778 yılları arasında oturduğu Varşova’daki Al Saray’da değişiklikler yaparak, binaya bir şark havası kazandırmış. Sarayın arkasında yer alan minarede XIX. Yüzyıl ortalarından kalmış gravürler de görülmektedir. Bu sarayın bir bölümü daha sonra yıktırılmış. Yerine Kredi-Fonsye bankasının bulunduğu bina yapılmış. O da 1939 Hitler Almanyası’nın bombardımanlarından nasibini alarak yerle bir olmuş.
Varşova dışında da Türk mimarisiyle yapılmış binalar mevcuttu. Mesela Kolo’ nun yakınlarında Koscidec’de saray bahçesinde küçük bir cami görülmektedir; bu minareli, kubbeli bir köşktür.
Kielce bölgesinde, Chmielnik yöresindeki Grabkiduze sarayının sahibi Harem adlı bir köşk yaptırmış.
Kral Stanislas Leczinski, Türkiye’ye sığınmış; uzun sığınma yıllarından sonra Fransa’ya geçmiş; yerleştiği Luneville’de bir Türk Köşkü inşa ettirmiş. Bununla da yetinmeyerek, 1740’da kentin parkında, bir kanalın başında “Yonca” adı verilen ikinci bir köşk daha yaptırmış.
Mimarisinin yanı sıra Türk hamamları da Lehistan’a girdi. Kral Stanislas Auguste, Varşova’da büyük bir alaturka hamam görmeyi arzu etmekteydi.Bu amaçla mimarı
Kamsetzer’i İstanbul’a gönderdi. İstanbul’dan hamamı yönetecek bir de kadın getirtti. Ancak Sophie Clavone Glavani adındaki bu hanım, hamamla ilgileneceği yerde gönlünün derdine düştü. Önce Kameniça Kalesi komutanı general Witte ile, arkasından da kont Feliks Potocki ile evlendi. Polonya’da Güzel Fenerli diye nam saldı. Krala değil, Tulczyn’daki malikanesinde kendine hamam yaptırdı. Kocası kont Feliks de Ukrayna’da bulunan Horozsa adlı malikanesinde beyaz mermerden bir hamam daha yaptırdı.
Türk motifleri, sarayların, konakların iç süslemesine girdi. İngiliz gezgin Coxe’ nin yazdıklarına göre, Lehistan baş kardinali Mişel Poniatowski’nin Jablonna’daki sarayında Türk Salonu denilen bir oda varmış. Ortasında çiçekler arasında bir çeşme bulunan salon, yer minderleriyle çevrelenmiş. Bu saray da 1944’de almanlar tarafından yıkılmış.
Bir başka asilzade kont Poninski’nin Varşova’da bulunan Fawory Lancut sarayında, çadır şeklinde bir Türk salonu varmış.
Türk hayranlığına bir de Türk tabloları eklenmişti. Bunlar Türk kıyafeti giymiş, başlarına türban bağlamış kadın portreleridir. En ilginçleri de Prot Potocki’nin karısı kontes Potocka ile kontes Sophie Zamoyska’ya ait olanlarıdır.İkincisinin portresi, bugün Lancut sarayında eski Türk salonunda bulunmaktadır.
Polonya’lıların kültürümüze duyduğu ilgiden Türkçe de nasibini aldı. O devrim kültürlü asilzadelerinden prens Czartoryski ile tanınmış bir Macar şarkiyatçısı ve diplomatı kont Şarl Reviczky’nin Türkçe yazışmaları dilimiz açısından gurur duyulacak bir davranıştı. A.Arberry’nin “Oriental Pearls at Ramdom Strung” adlı yazısında, Czartoryski’nin Türkçe yazmaya yeni başlaması sebebiyle kelimeleri yanlış kullandığını, Revicsky’nin bunları nazikçe düzelttiğini, zamanla aralarında Türkçe deyimlere de yer verilmesiyle edebi Türkçe’nin geliştirildiğini okuyoruz…”

Bağlantı adresi Sadece üyeler içindir! Çamlıhemşin’li Polonya’lılar
1930’lu yıllarında başında Rize ilimizin Çamlıhemşin ilçesinden bir grup Türk, Karadeniz’in hemen karşısındaki Kırım’a geçip; oradan da Polonya’ya geldiler. Babası İshak ile birlikte gelen Fazlıoğlu Mehmet Nuri Erol, Krakov’da bir pastane açtı. Yakın dostları Körhasanoğlu ailesi, fazla kalmayıp, Arjantin’e göç ettiler. Baba İshak Fazlıoğlu da bir süre sonra Lodz kentinde vefat etti.
Mehmet Nuri, 1937 yılında şimdi Beyaz Rusya sınırı içinde kalan Wlodawa Kasabasında Cecylia adlı bir bayanla evlendi ve bu evlilikten Feridun (1938), Yakup (1941) ve Enver (1943) dünyaya geldiler.
II.Dünya Savaşı’nın başlaması üzerine 1939’da yalnız olarak Türkiye’ye gitti, amacı anayurdunda bir iş düzeni kurmak ve yerleşmekti. Ailesini almak üzere Polonya’ya gitti; ama savaştan dolayı sınırlar kapandığı gibi; eşi de, savaşın sonunu beklemenin uygun olacağını söylemişti.
O arada Almanlar Polonya’yı işgal edince, Mehmet Nuri’yi de tutukladılar ama T.Ç.Varşova Büyükelçiliği’nin girişimleriyle serbest bırakıldı. Ancak, savaştan sonra komünistlerin iktidara gelmeleriyle birlikte bir kez daha tutaklandı!...
Mehmet Nuri, daha sonra Zamosc kentinde bir fırın yaparak, Türk ekmeği üretmeye başladı ve savaş yıllarını burada geçirdi. Sonra Lodz kentine yerleşip, burada “Türk Pastanesi” açtı. Oğulları tahsillerini tamamlayıp, iş-güç sahibi olunca emekliye ayrılıp köşesine çekildi. Ancak, yaşı ilerlemiş ve hasta düşmüştü! Lodz’a gittiğimiz zaman, ilk işimiz oğlu Feridun’la birlikte, tedavi maksadıyla yatmakta olduğu Kopernik Hastanesi’nde Mehmet Nuri Erol’u ziyaret etmek oldu. Tek yataklı, özel bir odada yatıyordu. Masa üzerinde bir Türkiye haritası, yanında “Fatih Sultan Mehmet ve İstanbul’un Fethi” kitabı; yatağın üzerinde de okumakta olduğu “Köroğlu” kitabı vardı. Bedeni Polonya’daydı ama; gönlü de yüreği de Türkiye’deydi. Bize Türkiye hakkında peşpeşe sorular sormuş; özlemlerini dile getirmişti… Vedalaşıp ayrılırken, bize defalarca sarılmış; adeta öpüp koklamıştı. Sanki üzerimizde, Türkiye topraklarının kokusu varmış gibi!...
Hastaneden çıktıktan sonra Feridun Erol, “Bugün artık dünyalar onun oldu...” demişti.
Feridun Erol, Lodz’da, Yüksek Film Okulu’nu bitirdi. Kısa metrajlı bazı filmler yaptıktan sonra, Devlet Televizyonunda çalıştı. Televizyonda, kısa ve uzun metrajlı filmler çektiği gibi; “yaz stüdyosu” adıyla, eğlence programları yaptı ve yönetti. Canlı yapılan yayınlarla şöhrete ulaştı.Bir filmiyle Amsterdam’a gittiğinde, Türk sinemacı Onat Kutlar’la tanıştı.Karşılıklı ziyaretlerde bulundular.
Yukarıda adı geçen Körhasanoğulları hakkında bir senaryo kaleme aldı. Amacı bu senaryoyu dizi film olarak çekmek.
İki kez evlenen Feridun’un, ilk evliliğinden, 39 yaşında bir oğlu var. İkinci eşi Anna, Teknik Üniversite Mimarlık Fakültesi mezunu. Bu evlilikten de bir oğul dünyaya geldi.
Feridun’un Varşova’da üç katlı bir villası var. Villanın üç yıl süren inşaatında ve iç dekorasyonunda bizzat çalışmış; eşi de kendisine yardımcı olmuş.
1941 doğumlu Yakup Erol, 1968’de Varşova Güzel Sanatlar Akademisi’nden mezun oldu. Ünlü sanatçı Henryk Tomaszewski’nin talebesidir. Başkent Varşova’da oturuyor; serbest çalışıyor ve sipariş üzerine afişler çiziyor. Polonya çapında ünlü bir grafik sanatçısı. Polonya’da grafik-poster sanatının çok başarılı olduğu, dünya sanat çevrelerinin de bildiği gerçeklerdendir. Yakup, karikatür sanatında da oldukça başarılı. Böylesine ilgi duyulan sanat dallarında, Türk asıllı bir Polonyalı sanatçının da bulunmakta oluşu, bizim için kıvanç vesilesi olmaktadır.
Yakup, gerek poster, gerekse karikatür sanatlarıyla ilgili yarışmalarda çok sayıda ödüller kazandı. “Polonya’da Kim Kimdir?” adlı ansiklopedide ona da yer verildi. Eserleri Polonya’da ve çeşitli ülkelerde ve bu arada Türkiye’de sergilendi.
Yakup da, Feridun gibi iki kez evlenmiş. İlk eşinden olan 39 ve 34 yaşlarındaki çocukları, anneleriyle birlikte Hollanda’da yaşıyorlarmış. İkinci eşi Wanda’nın da, ilk kocasından Annemarie adlı bir kızı bulunuyor.
Enver Erol’a gelince, O Lodz kentinde oturuyor ve iç mimari üzerine çalışıyor. Güzel Sanatlar Akademisi, Mimarlık Fakültesi mezunu. Babaları gibi, üç kardeş te, Türkiye ve mensubu oldukları millete tutkun; üçü de Türk vatandaşlığı ve T.C. pasaportları var. Enver Etimesgut’ta, Yakup Bornova’da kısa dönem askerlik hizmetini de yapmışlar. Bu nedenle az da olsa Türkçe, konuşuyor ve anlıyorlar… Yüze yakın serginin, birçok müzenin ve furlarda açılan standların dekorasyonunu Enver Erol yapmış. Şimdilerde, büyük işyerlerinin ve holdinglerin işlerini yapıyormuş.
Enver’in eşi Lucyna da Güzel Sanatlar Akademisi Moda Bölümünü bitirmiş. Modacı olarak çalışıyor. Katarzyna Sezen (1974) ve Yakup Selim (1977) adlı iki çocukları var ve görüleceği gibi, çocukların Leh isimlerinin yanında, Türk isimleri de bulunuyor.
Biz, Feridun ve Yakup’un Varşova’daki evlerinde bulunduk. Bir akşam, Yakup’un evindeki akşam yemeğine Feridun ve Anna da geldiler ve geç saatlere kadar sohbet edildi. Ev sahipliği yapan Yakup, esprileriyle, herkesi kırıp geçirdi!...Yakup’un adeta bir sanat müzesini andıran evinin duvarları muhteşem eserlerle dolu; bir Atatürk portresi ve Türk Bayrağı, O’nun Türkiye’ye ne denli gönülden bağlı olduğunun somut bir göstergesi…




Bağlantı adresi Sadece üyeler içindir! Polonezköy: ortak kültür mirasıdır
1772 yılında Avusturya, Rusya ve Prusya; aralarında Polonya’nın paylaşımını öngören bir anlaşma imzaladılar. Osmanlı İmparatorluğu bu bölüşülmeyi hiçbir zaman kabul etmedi. Bu dostane tavır ile Osmanlı toprakları, Polonyalı siyasi göçmenlerin sığınağı haline geldi. Özellikle 1831, 1848 ve 1863 savaşlarından ve ayaklanmalardan kaçan askerler, Türkiye’ye sığındılar.
O dönemde, ülkesini terk edip Fransa’ya yerleşmiş olan Polonyalı Prens Adam Czartoryski, İstanbul’da kendi olanakları ile bir Polonya temsilciliği açtı. İlk temsilci Michal Czajkowski (Çayka Paşa) idi. 1842’de Prens Czartoryski, İstanbul’da bir Polonya kolonisinin kurulmasına ilişkin bir teklif mektubunu Osmanlı Hükümetine sundu. Gerek istenilen arazinin sahibi olan Lazarist rahipler, gerekse Hükümet teklifi kabul ettiler ve 1842 yılının başında imzalanan anlaşmayla Prens, arazinin beş bin dönümünü, sonsuza kadar kiralamış oldu. 19 Mart 1842 tarihinde yapılan bir dini törenle oluşturulan köye, önce Adam Köy, sonra Adampol adı verildi.
Prens Adam Czartoryski, Polonya’da iken, Ruslara karşı mücadelenin öncüsü olmuştu; Çarlık Rusyası’nın ezici baskısı altında acı çeken halkının kurtuluşu için çalışmıştı. Ruslar’ın kanlı sindirme hareketi yüzünden başarıya ulaşamayan 1830 ayaklanmasından sonra ülkesini terk etmişti. Çabalarını yurt dışında sürdürmüş, 1832-1838 yılları arasında Balkanlar’da Romen, Sırp, Çerkez ve Türk birliği kurmaya çalışmıştı; amacı Balkanlar’ı Panslavizm etkisinden korumaktı. Asıl amacı ise böyle bir örgütlenmenin başarısı ile, Polonya’nın özgürlüğünü sağlayabilecek güçleri hazırlamaktı.
1770’de Polonya’da doğan Adam Czartoryski zengin bir kişiydi; Paris’teki Hotel Lambert ile Polonya Kütüphanesi ve Adam Mickiewicz’in Müze binasının sahibi de O’dur. Ayrıca Paris’in ünlü semti Sektör’de bir hayli gayrimenkulü vardı. Bu yurt ve ulus sever insan, 15 Temmuz 1861 Tarihinde öldü.
Sonradan adı Polonezköy’e dönüşen köyde önceleri tarım ağırlıklı çalışmalar yapıldı. Çalışkan Polonyalıların, kısa sürede köyü cennete çevirmeleri üzerine, İstanbullular sık sık burayı ziyaret etmeye başladılar. 1936 yılında, Yüce Önder Mustafa Kemal Atatürk de Polonezköy’ü ziyaret ederek, köylülerle sohbetlerde bulundu. O ziyarette Atatürk, kendisine takdim edilen Polonya yemeklerini yedi; ardından kendisine Polonya musikisinin icra edilmesini ve halk oyunlarının sergilenmesini istedi. Bu ziyaret basında geniş yer aldığı için, daha sonra, çok sayıda insanın burayı ziyaret etmesine yol açtı.
Son yıllarda köyde tarımın yerini, turizm sektörü aldı. İnşa edilen turistik tesislerle, Polonezköy, yerli ve yabancı turist akınına uğradı. Giderek burası, İstanbul İli’nin Tabiat Parkı ilan edildi. Polonya Cumhurbaşkanları Lech Walesa 21 Temmuz 1994’de; Aleksander Kwasniewski 13 Haziran 1996’da ilk, 2000 yılında da ikinci kez Polonezköy’ü ziyaret ettiler. Ayrıca Polonya’dan ülkemize gelen bakanlar, diplomatlar, bürokratlar, askerler de Türkiye’ye geldiklerinde, Polonezköy’ü görmeyi ihmal etmediler.
Polonezköy’de yaşayan insanlar sadık birer Türk Vatandaşı olarak, dinlerini, dillerini, gelenek ve göreneklerini rahatlıkla ve öteki Türk vatandaşlarının elde ettikleri tüm hak ve özgürlükleri rahatlıkla kullanarak yaşamlarını sürdürdüler.

Polonezköy Nostaljisi
Polonya’dan söz ederken, Türkiye’deki Polonya demek olan Polonezköy’den, hemen de uzun uzadıya bahsetmemek olmaz. Kitabımızda yer vereceğimiz Polonezköy ile ilgili çalışma yaparken, Polonya Cumhuriyeti Ankara Büyükelçiliği’nin www.polonya.org.tr. İnternet sitesinde, imzası kaydedilmeyen güzel ve de nostaljik bir yazı gördüm. “Polonezköy: Tarihten Gelen Dostluk. Polonya-Türkiye Ortak Kültür Mirası” başlıklı yazının uzunca bir özetini buraya almak istiyoruz:
Polonezköy’ü, Türkiye’deki öteki köylerden farklı kılan en önemli öge, tarihidir. Her şeyden önce, yalnızca bir Polonyalı veya en azından Katolik mezhebinden bir Slav, köyün sakinleri arasına katılabilirdi. Bunlar arasında ulusal ayaklanmalara katılmış birkaç emekli asker ve kırım savaşında Ruslara karşı savaşmış olan Polonya Tümeninin askerlerinden oluşan kalabalık bir grup bulunuyordu. Bu insanlar Özgür Polonya hayaliyle yaşamışlardı ve yurtseverlik duygularını anılarında ve öykülerinde yaşatıyorlardı.
1856 yılından sonra Polonezköy’de tarıma dayalı bir çalışma ve dinlenme düzeni yerleşmeye başladı. Öncelikle tahıl, patates ve mısır ekimi yapılıyordu. Ama ağır bir çalışma temposuna rağmen, yalnız çiftçilik yapmak geçinmek için yeterli değildi. Neyse ki çevredeki ormanlarda av hayvanları bol ve çeşitliydi. Avlanma sayesinde taze et ve deri sıkıntısı çekilmedi. Av, ağır çiftçilik çalışmalarından sonra bir çeşit rahatlama oluyordu.. Ayrıca kadınlar ormanda mantar, böğürtlen, meşe palamudu, kestane toplarlar, bunlarla hayvanlarını da beslerlerdi. Köyde inek, keçi, koyun ve kümes hayvanları yetiştiriliyordu. Gerekli olan her şeyi Polonezköy’de üretmek mümkündü. İstanbul piyasasına satılan yumurta, et, tereyağı gibi ürünlerden sağlanan gelirle giysi ve tarım aletleri gibi gereksinim duyulan malzemeler satın alınıyordu. Orada kok kömürü üreterek gelir sağlayanlar da vardı.
Köyün özgünlüğü, ziyaretçi sayısının sürekli artmasına neden oldu.Başlangıçta yabancı turistler ziyaret ederlerken, sonraları İstanbullular da gelip gitmeye başladılar. Özellikle geyik, tilki, çakal,yaban domuzu avına meraklı olan avcılar, Polonezköy’ün müdavimi olmuşlardı. Keza yeşillikler arasında bir hafta sonu tatili yapmak isteyenler için de oldukça çekici bir yerdi. Konuklar, Türkiye’nin hiçbir yerinde karşılaşmadıkları bir mutfakla da karşılaşıyorlardı. 1904 yılında Polonezköyü ziyaret eden Çek yazar Karol Droz’a omlet, tütsülenmiş et ve ev yemeği ikram edilmiş, yemekle birlikte iyi bir şarap ve lezzetli, soğuk, cana can katan bir su ikram edilmişti. Köy sakinleri ise çoğu zaman üzerine yağ sürülmüş patates, ekşi süt (bir çeşit kefir), etli, lahanalı patates, jur (bir çeşit ekşi çorba), omlet, pierogi (içine peynir ya da patates konan mantı), leniwe (kalın kalın doğranarak suda haşlanmış hamur) yerlerdi. Pazar günleri ise yaban domuzu, yabani kuşlar gibi av hayvanları yenirdi.
Polonezköy’de gerçekten çok çalışmak gerekiyordu.Yaz döneminde gün doğduktan hemen sonra tarlaya gidilir, gün batarken dönülürdü. Köyde haftanın beş günü bu şekilde çalışılırdı. Cumartesi günleri tarlada daha az çalışılır; eve erken dönülüp, evde ve çevresinde temizlik yapılır, her şey tertemiz olurdu.
Pazar günü Katolikler için dinlenme günüdür. O sabah, köyün kilisesinde ayin için toplanılıp, ibadet edilirdi. Polonezköy sakinleri ibadetlerinde tam bir rahatlığa sahiptiler ve dinsel hayat burada herhangi bir Katolik Polonya köyünde olduğu gibi sürdürülürdü. Dini bayramların en önemlisi Hazreti İsa’nın doğum günü olan Noel Bayramıydı. Bu bayram her zaman son derece gösterişli bir biçimde kutlanırdı. Önemli bir sembol olan arife gecesi yemeği, bütün yıl boyunca kutlanan bayramların en önemlisiydi. Bu şölende en az oniki çeşit yemek bulunurdu. Özellikle bu bayram için hazırlanan yemek türleri vardı. Örneğin balık, kırmızı pancar çorbası, nohutlu lahana, kutia (haşhaş, buğday, fındık, bal ve üzüm ile yapılan bir tatlı) gibi. Bunun dışında sofraya her gün yenen yemekler de koyulur, hatta dolma gibi kimi Türk yemekleri de yapılırdı.
Eski bir Polonya geleneğine göre, masaya bir kat saman serilir, tabakların altına ise güzel bir ekmek konurdu. Bu özel ekmekleri ya rahip verir, ya da Polonya’daki tanıdıklar gönderirdi. Yemeğe güneş battıktan sonra oturulurdu. Başlamadan önce ekmekler bölünür, dilekler tutulurdu. Yemekten sonra Polonezköy’lüler Noel ağacını süslerlerdi. Çam ağacı, Polonyalılar için Noel bayramının simgesi olan şekerlemeler, çeşitli cam ve kağıtlarla süslenirdi. Gece yarısında da ayin için topluca kiliseye gidilirdi.Bu ayin sırasında Noel şarkıları söylenirdi. Çocuklar bayramının ikinci gününden itibaren birkaç kişilik gruplar halinde Noel şarkıları eşliğinde evleri dolaşır, bayram dileklerini iletir buna karşılık ev sahibinden hediyeler, özellikle de bayram kekleri alırlardı. Köydeki gençler ve yaşlılar da Noel’den, Üç Müneccim bayramına kadar, genellikle çalgıcılar eşliğinde şarkılar söyleyerek dolaşırlardı. Üç Müneccim gününde kilisede tebeşir ve günlük kutsanır, evlerin kapısına Hıristiyan inanışına göre, Hz .İsa’yı doğumundan kısa bir süre sonra ziyaret eden Üç Müneccim’in adlarının baş harfleri olan KMB (Kasper, Melhiyor ve Baltazar) yazılırdı.
Hıristiyanlar için önemli olan bir diğer bayram da , Hz.İsa’nın dirildiği gün olan Paskalya’dır. Paskalya’dan bir önceki gün olan cumartesi günü, rahip sırayla bütün evleri ziyaret eder ve bu mutlu bayramın simgesi olan yumurtaları kutsardı.
Paskalya pazarı bu büyük bayramın ciddiyeti içerisinde sakin geçerdi. Köylüler bu günü genellikle aile içerisinde kutlarlardı. Ancak gece, gelenek haline gelen, oldukça ilginç şakalaşmalar yaparlardı. Çitlerin başka yerlere taşınması, arabaların sökülmesi ve parçalarının çatıya atılması, her zamanki oyunlardı. Öncelikle genç kızların oturduğu evlere şakalar yapmaya özen gösterilirdi. Paskalya pazartesisi, Islak Pazartesi olarak adlandırılırdı. Bu günde suyla yapılan şakalar da hoşgörüyle karşılanırdı. O günlerde teneke yağların kovadan biraz ufak, genelde su kabı olarak kullanılan kutuları revaçtaydı. Tabii kızları en uygun şekilde ıslatmak her bekar delikanlının onuruydu. Bu arada yetişkinler de paylarını alırlardı. Ayinin en kutsal anında tüfekle yüzlerce defa ateş etmek, Polonezköy geleneğiydi.
Öteki dinsel bayramlara gelince; Polonya köylülerinin inançları içinde en tipik olanlarının yalnızca birkaçından söz edelim. 2 Şubat tarihinde kutlanan Meryem Ana Mum Bayramı’nda, kilisede kutsanan büyük mumlar daha sonra, fırtınalı günlerde tehlikeden korunmak ve ölmek üzere olan kişilere huzur sağlamak için yakılırdı. Büyük bir dinsel bayram da “Tanrı Teni Bayramı”ydı. O gün büyrüm alayı bütün köyü dolaşırdı. Köyün karşı köşelerinde bulunan dört evde birer sunak kurulur, dini alay bu yerlerde bir süre duraklardı. Dini bayraklar ve ermişlerin heykelleri taşınırdı. Beyaz giysili kızlar çiçek serperlerdi. Bu tip alaylar, kuraklık olduğu zamanlarda, yağmur yağdırmak amacıyla da düzenlenirdi. Dini bayramlar arasında önemli olan bir diğeri de 15 Ağustosta kutlanan “Meryem Ana Tahıl Bayramı” idi. Bu günde, evlerin duvarlarına asılan tahıl çelenkleri kutsanırdı. Dualardan sonra Polonezköy’lülerin çoğu evlerine dönerken meyhane önünde toplanırlar; çocuklar meydanda oynar, büyükler birer kadeh votka içerken sohbet eder; akşam programı için sözleşirlerdi. Ortak eğlenceler için her zaman uzun zaman ayrılırdı. Hemen her Pazar akşamı bir evde danslı parti düzenlenirdi. Hatta kimi zamanlarda da danslı eğlenceler yapılır ve bu eğlenceler günlerce sürerdi.
Ziyafet ve eğlence için hiçbir fırsat kaçırılmazdı. Bunu anlatmaya, en önemlisinden, düğünlerden başlamak gerek.
Polonezköy’lü çocuklar küçük yaşlardan itibaren kız-erkek birlikte oynarlar, büyüyünce de birlikte çalışırlardı. Kızlar ve oğlanların birbirlerini iyice tanımak ve beğenmek için çok fırsatları olurdu. Bir kıza aşık olan delikanlı, o kızın ailesini diğer evlerden daha sık ziyaret ederdi. Genellikle de beraberinde ufak bir şeyler getirirdi: Büyükler için nane likörü, kıza şekerleme…Tabii bu henüz hiçbir taahhüt sayılmazdı. Evlilik konusunda son sözü, her şeyden önce oğlanın ailesi, kızı kabullendiği zaman, kızın ailesine söz almak için giderdi. Drahoma (Başlık) miktarının tespit edilmesinden sonra söz kesildiği resmen ilan edilirdi. Bu vesileyle, çoğunlukla en yakın aile çevresi içinde yüzüklerin takılması için küçük bir davet düzenlenirdi. Nişanlanan kıza, artık başka delikanlılar talip olamazlardı. Çünkü kız, artık başkasının kısmeti demekti.
Düğün, kızı kendi evine aldığı için, genellikle erkeğin evinde olurdu. Damat bir kısım davetliler ve çalgıcılarla birlikte gelinin evine gelirdi. Gelin, bu gün için uzun beyaz bir elbise giyer, başına taç ve duvak takar, eline de bir buket çiçek alırdı. Damat ise her zaman lacivert veya siyah takım elbise giyerdi. Kızı, ailesinin evinden, ekmek ve tuz ile babası uğurlardı.
Nikahı, kilisede Katolik rahip kıyardı. Nikah töreninden sonra, bazen 200-300 merminin yakıldığı silah atışı yapılırdı. Daha sonra damadın evine gidilirdi. Gelinle güveyi, damadın babası ekmek ve tuzla karşılar ve “Allah hayatınız boyunca sizden ekmek ve tuzu esirgemesin” derdi. Sonra düğün başlardı. Düğünler köy halkının bir araya gelmesi için de vesile olurdu. Herkes, daveti veren aileye bir şekilde yardım etmek isterdi ve gücü neye yeterse onu getirirdi. Tavuk, yumurta, av hayvanı, kek vs. Düğünler çok gösterişli olur ve genellikle birkaç gün sürerdi. Davetliler yer, içer, dans eder ve şarkı söylerdi.
Şarkının köy yaşamında önemli bir yeri vardı. Yalnız düğünlerde değil, dinsel törenlerde ve günlük yaşamda da şarkı söylenirdi. Bu, köy halkı arasında sıkı bağlar oluştururdu. Güzel seslere değer verilir, yeni şarkılar öğrenilirdi. Köyde, kimileri Polonya’da bile artık unutulan milli ve kahramanlık şarkıları söylenirdi.
Pek çok kişinin katıldığı vaftiz törenlerinde de şarkı okunurdu. Katolik’lerde ad konması, kilisede Rahip tarafından yapılan önemli bir görevdir. Çocuklar Polonya köyüne yakışır şekilde, yalnız Polonez adları alırlardı. Oğlanlar en çok Ludwik, Jozef, Mieczysla, Edward, Boleslaw, Franciszek adını alırlardı. Kızlar arasında yaygın olar isimler Maria, Jadwiga, Elzbieta, Anna, Magdelana idi. Ad koyma töreni de, içki ve müzik eşliğinde evde düzenlenirdi.
Matem zamanlarında da tüm köy halkı birlik olurdu. Cenaze töreninden sonra komşular, müteveffanın anısına, onun evinde toplanır, fırsattan istifade birkaç kadeh içilirdi. Bazen daha fazla içildiği de olurdu.
Birlikte olmak için aile törenleri tek fırsat değildi. Karnaval sırasında da tüm köy neşe içinde eğlenirdi. Büyüklerinden izin aldıktan sonra gençler köy evlerinden birinde öğleden önce toplanır, burada değişik kılıklara girerlerdi. Oğlanlar en çok kız kılığına bürünür, kızlar ise prenses kılığına girerlerdi. Kılık değiştirme işi öylesine başarıyla yapılırdı ki, bazen ailesi bile, o genci tanıyamazdı. Bu şekilde şenliğe katılanlar bütün köyü dolaşarak, el kol hareketleri yaparlar, ıslık çalar, maskaralık ederlerdi. Toplanan hediyeleri alayın çıktığı yerde toplarlardı. Orada akşam eğlencesi düzenlenirdi. Gençler eğlenmekten yorulmadılarsa, ertesi günü de devam ederlerdi.
Karnaval sonu da Polonezköy’de gösterişli bir şekilde ve iki gün (pazartesi, salı) boyunca kutlanırdı. Bu amaçla geleneksel lokmalar ve bisküviler hazırlanırdı. Teorik olarak salıyı çarşambaya bağlayan gecenin saat on ikisine kadar eğlenilirdi ama, dans etmeye dalan gençler bu süreyi genellikle aşarlardı. Bu durum rahiplerin pek hoşuna gitmezdi Karnaval sonu eğlencelerinin ertesi günü başlayan orucu hatırlatmak için, ucuna boş yumurta kabukları ve balık şeklinde yapılmış hava kesesi takılı çubuklarla köyde dolaşılırdı.
Şarkı ve eğlence çok şeye eşlik ederdi. Köylüler kendi yaptıkları yastık ve yorganların içini kaz tüyüyle doldururlardı. Yastık yapmak için kazların yolunması, Polonezköy’de uzun sonbahar akşamlarının önemli bir uğraşı idi. Bu ayrıca, iyi zaman geçirmek ve sevgiliyle görüşebilme fırsatı demekti. Genellikle 10-15 kişi toplanırdı. İlginç öyküler anlatılarak, nükteler yapılarak hoşça vakit geçirilirdi. Kaz yolma işi çoğu zaman gecenin on ikisine ve ev sahibinin masaya davetine kadar sürerdi. Kimi zaman bu iş yemekle bitmezdi. Eğer aralarında çalgıcı varsa dans edilirdi.
Sık yapılan danslı eğlenceler, Polonezköy’de, birkaç kişilik bir çalgı ekibinin bulunması sayesinde mümkün olabiliyordu. Erkeklerin çoğu, en azından bir müzik aletini çalmayı bilirdi. Polonezköy, Krakovlu, Oberek, Polka, Tango ve Vals revaçta olan danslardı. Eğlencelerin hepsi de, Polonya Milli Marşının söylenmesiyle sona ererdi.
1950’li yılların sonuna kadar Polonezköy’de bu şekilde yaşandı. Hayat ağırdı ama, yaşamaya değerdi. Köyden ayrılmak, daha az çalışmak demekti ama, bu daha monoton bir yaşama anlamına geliyordu. Çoğunluğun benimsediği bu yaşam tarzı, topluluğu kaynaştıran bir unsur idi.

Polonezköy’de Yaşayanlar
Polonezköy’de soyadları çeşitli arşivlerde kayıtlı 250’den fazla göçmen yaşadı. Köyde aşağı yukarı 100 kişinin doğmuş olduğu biliniyor.
Köyün ilk sakinlerinin özgeçmişlerini Prens Czartoryski için Czaykowski yazmıştır. Özgeçmişler, Polonezköy’ü kurmanın ve ayrıca gelişmesi için düzenli şekilde büyük miktarlarda para ayırmanın en önemli gerekçesiydi. Listedeki ilk kişi Kazimierz Probola’dır… Probola, Zamosc kenti civarında, Katolik bir köylü ailesinin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Kasım ayaklanmasında 4.Süvari Birliği askeri olarak savaşır, çatışmalardan birinde Rus’lara esir düşer. Ruslar genellikle Polonyalı askerleri, Rus Ordusuna alır ve Çerkez’lerle savaşmak üzere Kafkasya’ya gönderirlerdi. Bu kez Çerkez’lere esir düşen Probola bir Kürt’e satılır. Sahibiyle birlikte Anadolu’yu dolaşır. Osmanlı’ya isyan eden, Kavalalı Mehmet Ali Paşa’ya karşı düzenlenen sefere katılır ve çatışma sırasında bir kez daha esir düşer. Mısır Ordusu komutanlarından İbrahim Paşa, Probola’nın askeri yeteneklerini görünce, onu süvari birliklerini eğitmekle görevlendirir. Ancak orada fazla kalamayıp, kaçar ve İstanbul’a gelir. Önce ayakkabı tamirciliği yapar. Sonra Polonezköy’de ev, tarla ve büyük baş hayvanlara sahip olur. Evlenir ve 1847’de bir oğlu dünyaya gelir. Adam Michal adı verilen çocuğun vaftiz babası Michal Czaykowski, anası ise Ludwika Sniadecka’dır. Ludwika hanım, 19.yüzyılda yaşamış Polonyalı kadınların meşhurlarından biridir ve Boğaziçi’nde 20 yıldan fazla yaşamıştır.
Önce Rus’lara, sonra da Çerkez’lere esir düşerek büyük acılar çeken; daha sonra İstanbul’a gelip Polonezköy’e sığınan Wojciech Bielak ve Franciszek Serafimowicz de, Polonezköy’de yaşamış olan Polonyalılardandır.
1850’den itibaren Polonezköy’de, mezarlar görülmeye başladı. İlk olarak o yılın aralık ayında, Karol Zarzycki öldü.Onu 1851 şubatında Binbaşı Franciszek Michalowski, temmuzda da Wladyslaw Jelenski izlediler. Bunlardan Wladyslaw Jelenski, rehkli yaşamıyla Polonezköy’de öne çıkmış olan bir insandı. 1821’de toprak sahibi, zengin bir ailenin çocuğu olarak Vilnius’ta dünyaya gelmişti.Ruslar tarafından yakalanmak üzere iken, Fransa’ya kaçar. Sonraki hayatı maceralarla dolu olarak geçer. Yaşamının sonuna doğru iki Fransız kızı ile birlikte Polonezköy’e gelip yerleşir. 30 yaşında da ölür.
Polonezköy’de ev kuranlardan biri de Mateusz Biskup’tur. Polonya’da Gliwice kentinde doğan Biskup, yaşamını terzilik yaparak temin etti. Öldüğü zaman 80 yaşındaydı.
General Zamoyski’nin tümeninin feshedilmesinden sonra Polonezköy’e kalabalık bir göçmen kafilesi geldi. Bunlar arasında, en kalabalık üç aile olan Kepka, Dochodo ve Wilkoszevski’lerin ataları da vardı. Bunların en ilginci ise Ignatcy Kepka idi. Rus’lara karşı verilen mücadelelere katılarak ünlü olmuştu. Bu yüzden halk kendisine saygı gösteriyordu. O’nun çakmaklı tüfeği sonraki yıllarda Polonya’nın İstanbul Başkonsolosu’na hediye edilmiş; o da Varşova’daki Askeri Müzeye yollamıştı.
Polonezköy’ün renkli simalarından biri de Jan Dochoda idi. Büyük olasılıkla Polonya’da yaşayan Kazaklardandı. 90 yaşında bir ihtiyar iken, öleceğini hissettiğinde oğlu Jakup’tan eve bir demet saman getirmesini istemiş; oğlu samanı getirip döşemeye sermiş; o da “bu, askerin son istirahatıdır” diyerek, samanın üzerine uzanmış ve bir daha uyanmamak üzere uyumuştu.
Bir başka büyük aile reisi olan Teodor Wilkoszewski, şimdi Ukrayna topraklarında bulunan Lwow’da dünyaya gelmişti. 1848’de Avusturya ile yapılan savaşa katılmış; Kırım Savaşında General Zamoyski’nin Tümeninde görev yapmıştı.
1877-78 Osmanlı-Rus Savaşına, Osmanlı saflarında katılan Polonya’lılar hakkında, kitabımızın öteki bölümlerinde de bilgiler yer almaktadır. Bu savaştan sonra, asker kökenli birçok Polonyalı, Polonezköy’e yerleşmişlerdi. Ochoc, Nowicki ve Minakowski gibi büyük ailelerin kurucuları andrzej Ochocki, Jan Nowicki ve Pawel Minakowski de bunlar arasındaydı. Bir başka önemli ailenin reisi olan Wincenty Ryzy, 1880’lerde Polonezköy’e yerleşmişti. O’nu tıp öğrencisiyken ulusal yer altı örgütlerinde çalışması yüzünden Rus’lar Sibirya’ya sürgün etmişlerdi. Polonezköy’ün o zamanki yöneticisi olan dayısı Stanislaw Drozdowski’nin girişimleri sonuncu, sürgünden dönebilmiş ve köye yerleşmişti. Giderek köyde nüfuzlu bir kişi haline geldi ve evindeki kitaplıkta, zengin bir Polonya kitapları koleksiyonu oluşturdu.
Gazewiç ailesinin kurucusu Niko Gazewiç, Polonezköy’e yerleşenler içinde, Rus’ların hışmına uğramayan tek kişi olsa gerek. Çünkü Polonyalı değildi. Yine de Slav ve Katolik olduğu için köyün yaşamına ayak uydurabiliyordu. Önceleri Zagreb civarında yaşayan bir Hırvat’ın, neden Polonezköy’e yerleşme ihtiyacı duymuş olduğu bilinmiyor. Köyde bir kızla evlendi. Köy halkı kendisine sevdi, saydı ve O’nu 1893’de muhtar olarak seçti.
19.Yüzyılın sonuna kadar, Polonezköy sakinleri, bir gün anavatanlarına dönme hayaliyle yaşadılar. Belki bir kısmı döndü ama, kalanlar, yavaş yavaş Türkiye’yi ikinci vatan olarak kabul ettiler. Mateusz Biskupski’nin yıllarca muhtarlık yapan oğlu Ludwik, köyün gelenekteki zenginliğinin temelini atan çalışmalar yaptı. Köyün son derece saygın bir insanı olan Ludwik, 82 yaşına geldiğinde, araba altında kalmak üzere olan bir çocuğu kurtarırken kendi canından oldu!...
20.Yüzyılın başlangıcıyla birlikte Polonezköy’de gerçek bir refah dönemi başladı. Bu refah nüfusunun artmasından da belli oluyordu. Jan Dochoda 4 oğul sahibiydi ve bu oğullar ona tam 40 torun kazandırmışlardı.
Göçmenler Polonezköy’e gelmeye devam ediyorlardı. Örneğin 1902’de Ponzan yöresinden Pawel Ziolkowski köye geldi. Hem köy muhtarı, hem de öğretmen oldu. O’nun çocuklar üzerinde Polonya’ya bağlılık şuurunun gelişmesinde önemli rolü oldu. “Adampol” adıyla yazdığı kitap 1922’de Fransızca, 1929’da da Lehçe yayımlandı.
İlk yerleşenlerden sadece Ignacy Kepka, Polonya’nın 1918’deki kurtuluşuna kadar yaşadı. 1923’de öldü. Yalnızca Wince Ryzy’nin oğlu Stanislaw, Polonya’ya kesin dönüş yaptı. Üçüncü kuşak, yani ilk yerleşenlerin torunları, artık Polonezköy’ü yurt edinmişlerdi.



Bağlantı adresi Sadece üyeler içindir! Türk Hizmetindeki Polonyalılar
Osmanlı Devletine sığınan Polonyalılar, daha sonraki yaşantılarında, Türkler’le birlikte her konuda omuz omuza çalıştılar, mücadele ettiler ve savaştılar. Prens Adam Czartoryski ile birlikte, Kont Zamowyski, General Wysocki, General Baytani, General Kiyon, Albay Aleksander Monehri, Albay Femleski ve Fatanya, Şair Berwenski ile Haydarpaşa mezarlığında yatan Marian Lagiewicz, özelliği olan kişilerdi.
Ayrıca Ruslar’la yapılan savaşlara katılan General Zamowinski ile Sobieszczeweski’nin üstün faydaları görüldü. Savaş kahramanlarından bazılarına Padişahın emirleriyle özel nişanlar, rütbeler verildi.
1877 Türk-Rus savaşına, Polonya’lılardan oluşan birlikler de katıldı. Bu birliklerin komutanlarından Benedict Rahoza, Jagmin, Romer Mercyznski, savaş alanlarında yaralandılar ve öldüler. Bunlardan başka, Türk hizmetinde çalışan daha birçok Polonya’lının adlarını saymak mümkündür. Bunların mezarları Feriköy, Haydarpaşa ve Polonezköy mezarlıklarında bulunmaktadır.
Askerlerin dışında, Devlet hizmetinde bulunan uzmanlar da vardı. Bunlardan Virligaski Paşa’ya, Sultan Abdülhamit’in emriyle aylık bağlandı. Sağlık teşkilatında çalışan Dr.Eliza Bonfoski Paşa da on yıldan fazla süreyle hizmette bulundu.
İdari ve siyasi alanlarda hizmetlerde bulunan Polonyalılar vardı: Constantin Borçeski Müslüman olduktan sonra adı Mustafa Celaleddin’e dönüştürüldü; savaş alanında beş yerinden yara aldı; yaralanan üç atı değiştirmek suretiyle savaşa devam etti. Oğlu Enver Paşa da özellikle uluslar arası askeri ve siyasi ihtilafların halledilmesinde başarılı hizmetlerde bulundu.
Polonya’daki ayaklanmanın liderlerinden Kascielski, paşa rütbesiyle ve Sefer Paşa adıyla Kırım savaşına iştirak etti. Oğlu Muzaffer paşa önemli bürokratik görevler yaptıktan sonra, Halep valisi olarak Suriye’ye gönderildi.
Mareşal rütbeli Mahmut Hamdi Paşa da Polonyalı bir askerdi.
Polonya’lı Bilinski, Müslüman olunca, Sadettin Nihat paşa adını aldı ve önemli görevlerde bulundu. Oğlu Alfred Rüstem veya Ahmet Rüstem Bey, Osmanlı Devleti’nin son elçilerindendi. Paris’te, Washington’da elçilik müsteşarlığı, daha sonra da elçilik yaptı. Washington’da bulunuyor iken, Müslüman oldu. Son Osmanlı Mebussan Meclisi’ne Ankara Mebusu olarak girdi. Milli Mücadele başladığında Anadolu’ya geçip, Mustafa Kemal Paşa’nın yanında yer aldı ve Sivas Kongresi’ne katıldı. Daha sonra Türkiye Büyük millet Meclisi’ne katıldı. Fakat, Atatürk’ün kendisine hakaret ettiğini söyleyerek, milletvekilliğinden istifa etti; daha sonra da Avrupa’ya gitti. 1862’de doğan Alfred Rüstem Bey, 1935 yılında öldü.
Sartinski ile oğlu Nikolaki Paşa da Türk yönetimine yaptıkları hizmetlerle tanınan Polonya’lılardır. Nikolaki Girit’te Mutasarrıf, Edirne’de Vali Muavinliği yaptıktan sonra, 1891 yılında Paşalık ünvanı ile Girit Valisi oldu. 10 yıl süreyle Osmanlı Devleti’nin Paris Büyükelçiliğinde Müsteşarlık ve Maslahatgüzarlık yaptıktan sonra, 1895 yılında öldü.
Kırım Savaşına gönüllü olarak katılan Stanislaw Ostrorog, Polonya’da asil bir kont ailesine mensuptu. Savaşta, Polonya Mızraklı Alayı’nda yüzbaşı iken, Ruslar’ın eline esir düştü ve sürgüne gönderildi. 1867 doğumlu olan oğlu Leon Ostrorog, Türkiye, İngiltere ve Fransa’da hukuk tahsili yaptı ve uluslar arası hukuk uzmanı oldu. Osmanlı hükümetlerinde hukuk müşavirliği yaptı. Avrupa’da İslam Dini ve Mezhepleri konusunda verdiği bilimsel konferanslar ve yaptığı yayınlarla büyük bir üne kavuştu. 1932 yılında öldü.
Baba oğul, Osmanlı Ordusunda uzun yıllar hizmet eden, Teodor ve Ludomil Raiski’ler de Türk ulusuyla omuz omuza her türlü mücadeleyi vermiş olan Polonyalılar olarak tarihe adlarını yazdırdılar.
Baba Teodor Rajski, daha 17 yaşında iken, Rus işgaline karşı başkaldıranlar arasında yer aldı. Başkaldırı başarılı olamayınca Türkiye’ye göç etti; Müslüman dinine geçti ve Türk Ordusunda görev aldı. 1877 Türk-Rus savaşında, yüzbaşı olarak görev yapan Teodor Rajski 1899’da emekliye ayrılıp, işgal altındaki Polonya’ya döndü. Aile Krakov’un Dluga ve Pedzichow caddelerinin kesiştiği köşede tuğladan yapılmış bir ev satın alarak yerleşti. Binada 1910 yılında tadilat yapılırken, çatı katına küçük ve minaresi bugün de duran bir mescit inşa edildi.
Teodor Rajski’nin oğlu olan Ludomil Rajski, I.Dünya Savaşının başlamasıyla birlikte, Avusturya-Macaristan orduları bünyesinde, komutanlığını, ileriki yıllarda bağımsız Polonya Devleti’nin kurucusu olacak olan Jozef Pilsudski’nin yaptığı Polonya Lejyoner Birliği’ne katılır ve yaralanarak, Viyana’daki bir hastaneye kaldırılır. Tedavi olup çıktığında, hala Osmanlı Vatandaşı olması nedeniyle, Orduya katılması için bir çağrı alır. Çağrıya uyarak İstanbul’a gider ve oradan Çanakkale Müstahkem Mevki Ulaştırma Birliği’ne tayin edilir. 01 Mart 1915 Tarihinde Çanakkale’ye giden Ludomil Rajski, kısa bir süre sonra Maltepe Havacılık Okulu’na gönderilir ve eylül ayında tekrar Çanakkale’ye döner. Gelibolu savaşlarına havacı olarak katılır ve bu arada iki kez yaralanır. Sonra pilot unvanı ve teğmen rütbesi alır ve 4 Ocak 1916 tarihinde Harp Madalyası alır. Bilahare 23 Ekim 1916’da Liyakat Nişanı; 23 Eylül 1917’de de Mecidiye Nişanı ile taltif edilir.
Daha sonra Polonya’ya dönen Ludomil Raiski, 1919-1921 Polonya-Rusya Savaşına katılır ve Polonya Hava Kuvvetlerinde hızlı gelişen bir kariyer yapar. Albay rütbesiyle 1925 yılında Breguet XIX uçağıyla Paris-Madrid-Casablanka-Tunus-İstanbul güzergahında uçuş vesilesiyle kısa bir süre için Türkiye’ye gelir. 20’li ve 30’lu yıllarda Polonya’da havacılık sanayinin gelişmesine önemli katkılarda bulunur.
Rajski, 1928 yılında tekrar Türkiye’ye geldi. Zamanın T.C.Hükümeti, PZL P24 uçağının önce Polonya üretimi orijinallerini, ardından da Türkiye’de üretim lisansını satın aldı. Bu lisansla Türkiye, Kayseri’deki Tayyare Fabrikasında ilk askeri uçağını imal etti. Bugün Polonya’dan ithal edilen uçaklardan günümüze kalmış olan, tek orijinal P24 uçağı, İstanbul Yeşilköy Havacılık Müzesi’nde sergilenmektedir. Bu uçağın aynı ölçülerdeki bir kopyası ise Ankara’daki Hava Müzesi’nde bulunmaktadır.
Generallik rütbesine ulaşan Rudomil Rajski, Ağustos 1936’dan, Mart 1939 tarihine kadar Polonya Hava Kuvvetleri Komutanı olarak görev yaptı. Polonya’nın II.Dünya Savaşı’na hazırlıksız yakalanışı, O’nun üzerine yıkıldı; görevden azledilirken, General rütbesi de geri alındı. 1940-1945 arasında Pilot Binbaşı rütbesiyle İngiliz Hava Kuvvetleri’nde çalıştı. Savaştan sonra ülkesine dönmeyip İngiltere’de kaldı; orada öldü ve oraya defnedildi. Ancak, 1993 yılında çıkarılan iade-i itibar kararıyla naşı Varşova’ya getirildi ve Ordu Katedrali’ne konuldu.
Baba-oğul Rajskiler, yaptıkları önemli hizmetlerden dolayı Osmanlı Ordusunda derin izler bıraktılar. Bu nedenle kendilerine onur belgeleri verildi. Bu belgelerden birisi, baba Teodor’a aittir. 1877 yılının Aralık ayında verilmiş olan belgede şunlar yazılıdır: “Polonez Bölüğü Yüzbaşısı Raiski Efendi’nin bölüğü ile, 93 senesi ağustosunun başından aralık ayı başına kadar, 5 ay müddetle, Cuma Fırkası (Tümeni) ile her savaşta bulunarak gayret ve hamiyeti görüldüğünden, gerek kendisinden, gerek maiyetindeki erlerden, Fırkamızın memnun ve müteşekkir bulunduğu bilinmek üzere, iş bu belge verildi.”
Teodor’un oğlu Hava Teğmeni olan Ludomil Rajski için düzenlenen belgede de özetle, Polonya’da 1892 yılında doğduğu, Türk Ordusuna 21 Nisan 1915’de katıldığı, I.Dünya Savaşında, 5.Hava Bölüğünde 3 yıl görev yaptığı, düşman üzerinde olağanüstü cesaret ve soğukkanlılıkla tehlikeli uçuşlar yaptığı, bütün görevlerini hakkıyla yerine getirdiği ve Hava Bölüğünün kendisinden son derece yararlandığı, ayrıca Bölükteki bütün subaylarla, emrindeki erlerin son derece memnun kaldıkları ve adı geçenin bütün amirleri tarafından da çok iyi tanındığı belirtilmiştir. 20 Aralık 1928 tarihinde tanzim edilen bu belgeyi 5 Havacı Subay imzalamıştır.
İslam dinine geçen 4 Polonyalıdan da burada söz etmek gerek. Bunlardan ikisi, Türk ordusundaki başarılı çalışmalarından dolayı paşalığa yükselen İsmail ve Ferhat Paşalardır. Bunlar, daha iyi olanaklarla Mısır Hidivinin kendilerini davet etmesine rağmen Türk hizmetinde kalmayı tercih ettiler. Bir başka Polonyalı Viclave Pcewski, Müslüman olduktan sonra, başına sarık geçirip Mısır’a gitti ve buradaki Arap Ordusunun eğitimine katkıda bulundu; adını da Fazl-ur-Fahr olarak değiştirdi. Bu zat Araplar’ın gönlünde taht kurdu ve Mısır’da öldü. Müslümanlığı kabul eden Eflatun Paşa da uzun yıllar Mısır’da Hidiv’in emrinde görev yaptı.
Tanzimat’ın ilanı ile Türk diplomasi alanında yeni bir yön çizildi. Mustafa Reşit Paşa, Batılı devletlerle olan ilişkilere büyük önem veriyordu. Bir aralık Fransız elçisiyle arası öylesine açıldı ki, bu gerginlik onun, beşinci kez oturduğu sadrazamlık koltuğundan ayrılmasına neden oldu. Durumu düzeltmek için, Paris’le doğrudan temas kurmanın yararlı olacağını düşünerek, Sefer Paşa’yı aracı olarak görevlendirdi. Bu Sefer Paşa da, Türkiye’ye sığınan bir Polonyalıydı. Asıl adı Koscielski iken, Müslüman olmuş ve adını da Sefer olarak değiştirmişti. Sefer Paşa Paris’e gitti ve Fransa Dışişleri Bakanı Kont Valuwoski ile görüşerek, aradaki buzların erimesini sağladı.
Diplomasi alanında geniş bilgiye sahip olan, sığınmacı Polonyalı iki kardeş daha vardır: Polonya’da iken soyadları Polaweski olan Mehmet ve Ahmet Bey’ler. Damat Fethi Paşa, Elçi olarak Paris’e giderken, beraberinde bu iki kardeşi de götürdü.
Geçmişte, İstanbul ve Çanakkale Boğazlarını yüzerek geçen yabancılar, Avrupa’da takdirle anıldılar. Çanakkale Boğazını yüzerek geçen ilk yabancı Byron’dur. Çanakkale Boğazının genişliği, yüzerek geçmeye pek elverişli olmadığından, yabancı yüzücüler bu arzularını daha çok Boğaziçi’nde denediler. Gerçi Boğaz, daha akıntılıdır, fakat iki kıyı arasındaki açıklık, Çanakkale Boğazı kadar uzun değildir. Byron’dan sonraBoğaz’ı yüzerek geçen sporcu Leaudre’dir. Bundan sonra Boğaz’ı en kısa zamanda yüzerek geçme rekoru Polonyalı Lenoire aittir. Lenoire’un asıl adı Louis Zewerkneski’dir. Bu şahıs, İstanbul’a, Polonezköy’ü kuran Prens Adam Czartoyski ile birlikte geldi. Sporcu ve istihbaratçıydı. Uzun süre Kafkasya’da, haber alma görevinde bulundu. 1860’da Cenevre’de öldü.
Osmanlı Sultanları arasında şiir, musiki ve hat sanatına meraklı olanlar ve bu konularda fiilen çalışmış olanlar vardı. Hatta, İslam dinine göre yasak sayılan, resim sanatını sempatiyle karşılayanlar da bulunuyordu. Bunlar arasında Sultan Abdülaziz başta geliyordu. O, güzel sanatların resim dalına karşı sempati duymakla kalmayıp, bizzat kendisi de resim çalışması yapıyor; Türk gençlerinin de bu alanda yetişmeleri için, Avrupa’ya gönderiyordu. Sultan ünlü deniz ressamı Ayvazovski’yi saraya davet ederek, ona birçok tablolar yaptırdı. Sultan Abdülaziz’in davet ettiği ve saray ressamı unvanı verdiği kişilerin başında Polonyalı Chlebowski gelmektedir. Tarihi savaş tablolarıyla ünlü Chlebowski, Odesa’da yaptığı lise tahsilinden sonra, St.Petersburg’da güzel sanatlar akademisini altın madalya alarak bitirdi. 1858’de Münih’te, daha sonra da Paris’te Gerome’un atelyesinde öğrenimini sürdürdü. 1865 yılında Sultan Abdülaziz’in çağrısı üzerine İstanbul’a geldi. Rahat çalışabilmesi için Dolmabahçe Sarayındaki bir daire, atölye haline getirildi. 1876 yılına kadar Saraydaki çalışmalarını sürdüren Chlebowski, birçok tarihi savaşları, tuvale geçirdi. Bunlardan bazıları bugün de İstanbul Askeri Müze’de sergilenmektedir. “Fatih’in at üzerinde İstanbul’a girişi” ve “Bizanslıların yerlere eğilerek Fatih’i selamlamaları”nı gösteren tablolar, Polonya’daki müzelerde bulunmaktadır. İki ülke temasları sonunda, bu iki önemli tablonun fotoğrafları, İstanbul’a getirilerek, askeri müzeye konuldu. 1884 yılında ölen ressamın en ünlü eseri Viyana Kuşatması ile Varna Savaşı ve Jan Dark tablolarıdır. Bu değerli ressam Padişahtan 3.derece Mecidiye Nişanı ile Avusturya, İtalya ve Belçika hükümetlerinden de şeref nişanları aldı. Daha sonraki yıllarca, Chlebowski’nin, Sarayda çalışırken, şahane bir sanat eseri olan Kuran’ı Kerim ile manzum bir yazma eseri, beraberinde alıp götürdüğü saptandı.
Türkiye’de açılan Güzel Sanatlar Akademisi’nin ilk profesörlerinden biri, Polonyalı ressam Joseph Warnis-Zarzecki’dir. 1850 yılında Nantes’da doğan ve 1863 yılında Polonya’daki ayaklanma üzerine Fransa’ya göç eden bir ailenin çocuğudur. Avrupa’daki tahsil yıllarından sonra Münih’ten başlayıp, Avrupa’nın çeşitli kentlerinde çalışarak üne ulaşan Zarzecki, 1883’de İstanbul’da açılan Güzel sanatlar Akademisi’ne profesör olarak davet edildi. Şarka olan tutkusunu, Boğaziçi sahillerinden esinlenerek oluşturduğu tablolarla ölümsüzleştirdi. 1918’de Paris’te basılan “Osmanlı Sanatı” adlı kitapta, o zamanki Boğaziçi Eğlencelerini yansıtan nefis tabloları yer almaktadır.
İstanbul’da yaşayan Kazimir Rubolowski de tanınmış Polonyalı ressamlardan biridir. II.Dünya Savaşında, Polonya’nın işgal edilmesi üzerine Türkiye’ye sığındı ve daha sonra Türk uyruğuna geçti. Rubolowski İstanbul’da geçirdiği yıllardan sonra, sanat yaşamını İtalya, Fransa, İsviçre ve Amerika’da sürdürdü.
Geçmişte, Polonya basını, Türkiye’deki olaylarla çok yakından ilgilendi. Örneğin 1908 Meşrutiyet Devrimi Polonya’da geniş akisler yarattı ve Polonya basını bu olayı, özel ekler yayımlamak suretiyle alkışladı.
İstanbul’daki Polonyalılar, Türkçe yayınlar yaptılar. Bunların bir kısmı Polonya’yı Türkler’e tanıtmak, bir kısmı da Polonya haklarını savunmak için yayımlandı. Örneğin 1910 yılında Polonyalılar tarafından İstanbul’da yarısı Türkçe, yarısı Fransızca olarak çıkartılan “Kürsi Milel” adlı gazete , Polonya’nın bağımsızlığa kavuşması amacını taşıyan yayınlar yaptı. Bu gazete İstanbul’da ölen ünlü şair Adam Mickiewicz’in Paris’te 1848 yılında bu adla yayınladığı, ama yayınını sürdüremediği gazetenin adını alarak, mağdur ulusların haklarını savunuyordu. Ne yazık ki bu yayın da uzun ömürlü olamadı.
Polonyalılar, sanayi mallarını Türkiye’ye tanıtmak için, 1924 yılındaki Sanayi Sergisi’ne, Türkçe hazırladıkları bir kitapla katıldılar. 1928 yılında da Polonya’yı Türkiye’ye tanıtan bir eser neşredildi.

Osmanlı Ordusunda Polonyalılar
Polonya’nın Ankara Büyükelçiliği’nde Kültür Ataşesi olarak görev yapmış olan Jerzy Drozdz, XIX.Yüzyılda Osmanlı Ordusunda görev yapmış olan Polonyalılarla ilgili bir araştırma yaptı ve 115 kişiyi saptadı ve bunların kısa biyografilerini yayınladı. Biz de kısaltılmış olan biyografileri, daha da kısaltarak, kitabımıza almakta yarar görüyoruz. Çünkü bu bilgilerle, Türkiye-Polonya dostluğunun, dostluktan da öte; hatta kan bağına varan bir tarihe dayanmakta olduğu anlaşılacaktır.
1. Abdül-Kerim Paşa (1807-1885). Godlewski soyunda geldiği sanılan,Polonya kökenli bir Türk Generali.1877’de Şumnu Kolordusunun komutanlığını yaptı. Bu Birlikte 60 Polonyalı asker vardı.
2. Bartmanski Tomasz (1797-1880). Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın emrinde, Mısır’da görev yapan Polonyalı Yarbay. 1842 İskenderiye savunmasını planladı.
3.Bem Jozef (1794-1850). Türkiye’ye geldikten sonra İslam dinini benimseyerek Müslüman oldu ve Murat Paşa adını aldı. Çeşitli görevlerde bulunduktan sonra 10 Aralık 1850 tarihinde Halep’te öldü. Naşı bilahare Polonya’ya gönderildi.
4. Berwinski Ryszard (1819-1879). Sadık Paşa komutasındaki Polonya Birliği subayı. Aynı zamanda şair. “Türk Ordularının Leh Askerinin Onuru” şiirinin şairi. 1869’dan sonra, Sadık paşa ile birlikte Türk Ordusundan ayrıldı.
5. Bielinski Seweryn (1815-1895). Tümgeneral Nihat Paşa adıyla, Abdülkerim Paşa komutasındaki Ordunun Kurmay Başkanlığını yaptı.Redut Kale tahkimatının teorisyeni.
6. Bielinski Alfred. Seweryn’in oğlu. İslamı seçtikten sonraki adı Rüstem Bey. Türkiye’nin Washington Büyükelçiliğini yaptı.
7. Biskupski Adolf. Yarbay rütbesine kadar ulaştıktan sonra, askerlikten ayrıldı. Polonezköy’e yerleşti ve ölünceye kadar orada kaldı.
8. Boguslawski. Sadık Paşa Alayının bir neferi. Askerlik hizmetinden sonra İstanbul’da bakkal dükkanı açtı.
9. Bojanowski Roman. Sultan Kazakları 2.Alayında subay. Bu Alayın İngiliz komutasına bırakılmasından sonra Sadık Paşa’nın Birliğine geçti.
10. Bojanowski Wincenty. Aynı Alayda subay. O da sonradan Sadık Paşanın emrine girdi.
11. Bonkovski Piotr (Bonkovski Bey). Eczacı. Kimyacı. İstanbul Tıp Okulunda Kimya Hocası.
12. Bonkovski Karol. Piotr’un kardeşi. General.
13. Bonkovski andrzej. Piotr’un kardeşi. Askeri Birlikte katip.
14. Bonkovski Eugeniusz. Piotr’un kardeşi. Türk Ordusunda Doktor.
15. Bonkovski Ernest. Türk Dışişleri Bakanlığı’nda memur.
16. Borowicz Ludwik. Poznan doğumlu. İstihkam subayı. Dragon Alayı Kurmay Başkanlığı yaptı.
17. Borzecki Konstanty (1826-1876). Müslaman olduktan sonraki adı:Mustafa Celalettin Paşa. Serdar-ı Ekrem Ömer Paşa’nın damadı. Nazım Hikmet’in dedesidir. 1876’da savaşta şehit oldu.
18. Breanski Feliks Klemens (1794-1884). Tuğgeneral. Şahin Paşa adını aldı. Kars Savunmasına katıldı.
19. Brzozowski Karol (1821-1904). Gönüllü askerlerden. Kara Avcı, Avrat Mehmet ve Akbaba lakaplarıyla anıldı.Mühendis, ormancı, haritacı,ankeolog, ziraatçi, şair, dram, anı ve öykü yazarı. Türkiye’deki Polonyalı göçmenlerin en faal üyesi. Türkiye’deki telgraf ağının mimar-mühendisi. 1871’de Suriye’nin Lazkiye kentine yerleşti ve orada İspanya’nın Ticaret Müşavirliğini yaptı. Yaşamının son yıllarında Lwow’a döndü ve 1904 Kasımında orada öldü.
20. Brstrzonowski Ludwik (1797-1878). Müslüman olduktan sonra Aslan adını aldı ve Paşalığa yükseldi. Kars savunmasına katıldı. Paris’te Askeri Ataşe olarak Türkiye’yi temsil etti.
21. Chlebowski Stanislaw Poray (1835-1884). Sultan Abdülaziz’in saray ressamı. Eserleri İstanbul Askeri Müzesinde sergilenmektedir.
22. Chrzanowski Wojciech (1793-1861). General. Polonya ve İngiltere Silahlı Kuvvetlerinde de görev yaptı. Osmanlı Padişahının askeri danışmanlığını yaptı.
23. Cieszkowski August. Türk Ordusunda görev almak üzere Polonya’dan gelen gönüllü Birliğin komutanlığını yaptı.
24. Czajkowski Adam. Sadık Paşa’nın oğlu. Türk Ordusunda Albaydı. Sonra babasıyla birlikte Türkiye’den ayrılıp, Rusya’ya gitti ve orada general oldu.
25. Czajkowski Michal (1804-1886). Türk Ordsunda Mehmet Sadık Paşa adıyla anıldı.
26. Czajkowski Wladyslaw. Türkiye’deki adı: Muzaffer Paşa. Abdülaziz’in yaveri Sadık Paşa tarafından 1865’de kurulan Harp Okulu’nda hocalık; 1906-1907 yıllarında Lübnan’da valilik yaptı.
27. Czarniecki A. Binbaşı. Harp Okulunda hocalık yaptı
28. Czartoryski Wladyslaw (1828-1894). Prens. Adam Jaerzy’nin oğlu. Tümen Komutan yardımcılığı yaptı.
29. Czetwertynski. Prens. Subay.Türk Ordusu 5.Derece Mecidiye nişanı aldı.
30. Dobrowolski Adam. Doktor. Mısır’da görevlendirildi. Kahire’de bir hastanenin baş hekimliğini yaptı.
31. Dobrowolski J.E. Sultan Kazakları alayında Yarbay. Kırım Savaşında Ömer paşa komutasında savaştı.
32. Dobrudzki. Polonyalı Gönüllü Birliğinin komutanlarından
33. Drozdowski Stanislaw (1810-1885). Gümüşhanede’ki Askeri Hastanede hekim olarak görev yaptı. Polonezköy’de ilk okulu kuran kişi.
34. Englert Wladyslaw (Öl.1863). Sultan ordusunda asker.
35. Enver Bey. Konstanty Borzecki ile Ömer Paşa’nın kızının oğludur. Subay. Valilik yaptı.
36. Fredro Jan Aleksander. Süvari Teğmen.
37. Freund. Müslüman olunca Mahmud Hamdi Paşa adıyla anıldı. Kırım Savaşına katıldı.
38. Gerlicz. Türk Ordusunda Yüzbaşı. Osmanlı-Sırp (1876)Savaşına katıldı.
39. Gordon Kazimierz. Prens Adam Czartoryski tarafından, Türkler’e yardım etmek üzere Kafkasya’ya gönderildi. 1846’da Ruslar tarafından öldürüldü.
40. Goscimski Jan. Tufan Bey adını aldı. Polonya Birliğinde komutanlık etti, ardından Ltbnan’daki Dragon Birliği’ne gönderildi. Çatışmada şehit oldu.
41. Grabowski Stanislaw. Polonya Birliğinde subay.
42. Grekowicz Jozef Adam (1834-1012). Albay. Osmanlı Ordusunda Ruslar’a karşı savaştı.Türkiye’den ayrıldıktan sonra Haiti demiryolu inşaatını gerçekleştiren kişi olarak ün kazandı.
43. Gutowski Rudolf (öl.1894). Doktor Albay.
44. Hoszowska A. Sultan ordusunda subay.
45. İlinski Antoni Aleksander (1814-1861). Türk Ordusunda General. Müslüman dinine geçti ve İskender Paşa, İlay) adıyla anıldı. İstanbul’da öldü ve Edirnekapı Mezarlığına defnedildi.
46. İlnicki. Türk Ordusunun Yahudi kökenli Polonyalı doktoru.
47. Jablonowski Wladyslaw (1841-1894). Türk Ordusunun emrinde, çeşitli cephelerde Doktor olarak görev yaptı. Osmanlı İmparatorluğunda geçirdiği 30 yılın anılarını, 6 ciltlik bir günlükte topladı. Burgaz’da öldü.
48. Jagmin Jozef (1810-1877). Binbaşı. Türkiye’deki Polonya Birliğinin komutanı. Şumnu’da öldü.
49. Jakubowski. Ömer Paşa’nın emrinde Yakup Ağa adıyla, subay olarak görev yaptı.
50. Jankowski J. Türkiye’ye yerleşen Polonyalı bir subay. İslam dinini seçtikten sonra İbrahim adını aldı.
51. Jaraczevski W. Türkiye’deki Polonya Birliğinde subay.
52. Jordan Wladyslaw (1819-1891). Batum’daki Selim Paşa Ordusunda kurmay subay.
53. Jordan Zygmunt (1824-1866). Sultan Ordusunda subay.
54. Kaczanowski Karol. Papaz. Mühendis. Polonya Birliklerinin din görevlisi.
55. Kamienski Mikolaj Korwin (1799-1873). Süvari subayı.
56. Kaneli. Türk Ordusunda Binbaşı.Osmanlı-Sırp savaşına katıldı.
57. Karlinski J. Padişahın özel doktoru. Kolera ile mücadeleye katıldığı için Osmaniye nişanı ile taltif edildi.
58. Koniarski. Türk Ordusunda Yüzbaşı. Sırp’larla savaşta esir düştü.
59. Kossak Wladyslaw. Yarbay.
60. Kossilowski İldefons (1829-1895). Sultan Kazakları Alayı Kurmay başkanının yaveridir.
61. Koscielski Wyadyslaw. Müslüman olup Sefer Paşa adını aldı. Balkan Savaşlarına katılıp, general oldu. Sultan Abdülaziz’in yaverliğini yaptı. Süvari birliklerinin yeniden örgütlenmesini sağladı ve Mareşalliğe yükseldi.
62. Kozlowski Wlodzimierz. Operatör Doktor.
63. Kowalewski-Kowalenko. Binbaşı. Mustafa Celalettin Paşa’nın Yaveri. Osmanlı-Sırp Savaşında Derviş Paşa’nın Ordusunun Karargah Komutanlığını yaptı. 1876’da Medun’daki savaşta şehit oldu.
64. Kuczowski. Polonya kökenli Prusya Subayı. Türk Ordusunda hocalık yaptı.
65. Kwasnicki August (1839-1931). Sadık paşa’nın Sultan Alayı’nın doktoru.
66. Lanckoronski-Pracki Stefan (Murat Bey). Sultan kazakları Alaylarından birinin komutanı. Sırp’larla yapılan savaşa katıldı.
67. Lange Edward (1812-1879). Albaylığa kadar yükseldi ve Dragon Alayı komutanlığına getirildi. Türkiye’den ayrıldıktan sonra İtalyan Ordusuna girdi ve generalliğe yükseldi.
68. Langiewicz Marian (1827-1887) Langi Bey adıyla da tanındı. General olarak önemli görevlerde bulundu. Ordunun ihtiyacı olan silahların Almanya’dan satın alınmasını işlerini yürüttü. İstanbul’da öldü ve Haydarpaşa kabristanına defnedildi.
69. Lisikiewicz (Daniş Bey). Polonya kökenli Rus Ordusu Subayı. Daha sonra Sultan Abdülaziz’in yaveri. Türk Ordusu Kurmay subayı.
70. Lochman E. 1877 Yeniköy savaşında Polonya Süvari Birliğinin komutanı.
71. Luboradski (Mehmet Hilmi Bey). Sultan Kazakları Birliği subayı.
72. Lapinski Teofil (1827-1886) Tevfik bey adıyla da anıldı.Albaylığa kadar yükseldi.Kafkasya’daki isyanların bastırılması görevinde bulundu.
73. Laski Aleksander (1805-1867). Mehmet Bey adıyla tanındı. Polonyalı gönüllülerin subayı.
74. Milkowski Zygmunt (Teodor Tomasz Jez, 1824-1915). Gönüllü subay.
75. Miziewicz. Yüzbaşı. Süvari subayı.
76. Mlodecki Jan Nepomucen (1804-1883). Birlik komutanı.
77. Ordon Julian Konstanty (doğ.1810).Sultan kazakları Tümeninde Yüzbaşı.
78. Orzechowski-Oksza Tadeusz (1837-1902). Doktor. Türkiye’deki ilk basın ajansının kurucusu.
79. Ostoja-Chodylski Maurycy Michal. Yüzbaşı.
80. Pieniazek Wladyslaw. Türk Ordusunun Bağdat Kolordusu’nda doktor.
81. Piotrowski Baltazar (Murat Bey, öl.1889). Yarbay.
82. Poninski Wladyslaw (1823-1901) General.
83. Prorok (Ahmet Hadi). Yüzbaşı.
84. Pruski (Laharin Bey). İslamı seçen Polonyalı Subay. Halep’e gönderildi.
85. Przewlocki Walerian (1828-1895). General.
86. Pulawski (Ahmet Bey). Polonyalı Tatar. Kazak Birliklerinin oluşturulması konusunda İskender Paşa’ya yardımcı oldu. Rusya’nın baskısıyla Paşa’yla birlikte tutuklandı.
87. Purzycki Jozef. Kavalalı Mehmet Ali Paşa emrinde Mısır’da görev yaptı.
88. Rahoza Benedykt (öl.1877). Osmanlı Ordusundaki Polonyalı Subaylardan. Osmanlı-Rus savaşında şehit oldu.
89. Rajski. Yüzbaşı. Polonya Birliklerinin komutanlarından.
90. Rawski Wincenty. Süvari Birliği Komutanı.
91. Romer Merczynski Jaroslaw. Polonyalı gönüllü birliklerinin komutanı.
92. Sas-Monastyrski (1822-1895). Albay. Askerlikten ayrıldıktan sonra Şam ve Beyrut’ta demiryollarında çalıştı.
93. Slubicki Wincenty. Albay. Sultan Kazakları Alaylarından birinin komutanı.
94. Sokulski Franciszek (1811-1896). Binbaşı. Telgraf hatları inşaatında çalıştı.
95. Suchodolski Piotr (öl.1878). Yüzbaşı. Sadık Paşa’nın kızı Karolina’nın eşi.
Ruslarz tarafından kurşuna dizilerek şehit edilir.
96. Szoldrski W. Subay.
97. Szpaczek Ludwik. Askeri Tabip.
98. Szulc August (1798-1853). Müslüman olup, Yusuf adını aldı ve Yusuf Ağa olarak anıldı. Mısır’da, Akka Kalesi komutanlığını yaptı.
99. Tabaczynski. Halep’te General J.Bem’in yaverliğini yaptı.
100. Towarnicki Wladyslaw. Bölük Komutanı.
101. Unrug W. Subay.
102. Wernicki J. Kolağası. Ruslar’a esir düştü ve şehit edildi.
103. Wieruski Antoni (1804-1863). Yarbay. Askerlikten sonra Polonezköy’e yerleşti ve orada öldü.
104. Wierzybicki Tomasz (Murat Bey). Binbaşı.
105. Wolski (Rüstem bey). Rumeli ve kırım savaşlarında ordu komutanı. 1869’de Türkiye’nin Vatikan büyükelçisi.
106. Woronicz Janusz. Dobruca Bölgesinde görev yaptı.
107. Wojcik (Mustafa Bey). Subay. Plevne Savunmasında komutan.
108. Wysocki Jozef (1809-1873). General.
109. Zaborski (öl.1876). Yüzbaşı.Osmanlı-Sırp Savaşına katıldı.
110. Zamoyski Wladyslaw (1803-1868). General ve diplomat.
111.Zarzycki Dionizy (Osman Bey). Subay. İslamı seçti. Halep’te görevlendirildi. Askerlikten sonra İstanbul’a yerleşti.
112. Zebrowski. Askeri doktor.
113. Zima Franciszek. Polonya Birliklerinde kurmay subay.
114. Zimmerman Artur (Artur Bey). Polonya Birliklerinin kurucusu.
115. Zwierzchowski Aleksander (İskender Bey). Zimmerman’ın yardımcısı. Türkiye’deki Polonya Birliklerinin kurucusu.
 

 


Bağlantı adresi Sadece üyeler içindir! İstanbul'da vefat eden Polonya Milli Şairi Adam Mickiewicz
Polonya’nın dünyaca ünlü devlet adamı ve şairi Adam Mickiewicz’in, ülkemize yerleşen öteki Polonyalılara nazaran, ayrı bir yeri ve önemi vardır. O nedenle bu değerli insan hakkında ayrıntılı bilgilerin verilmesi yararlı olacaktır. Öncelikle, “Dünkü ve Bugünkü Polonya-Gezi Notları” kitabımızdaki bilgileri aynen aktarmak isteriz:
Polonya’nın talihsiz şairi…Ezilmiş insanların davası için Avrupa’daki 25 yıllık gurbet yaşamının sonunda ulusal amaçlar uğrunda İstanbul’a geldi. Amacı Rusya ile yapılmakta olan Kırım Savaşı’nda Türk hizmetinde çalışan Polonya’lılarla ilişkileri arttırmak ve onları güçlendirmekti.
Uluslar arası bir üne sahip olan Adam Mickiewicz’in, Türkiye’de yaşamış ve İstanbul’da ölmüş olmasına rağmen, Ülkemizde yeteri kadar tanındığını söyleyemeyiz. Oysa O’nun ünü, kendi ülkesinin sınırlarını aşmıştır.
Mickiewicz, Polonya’nın komşu ülkeler tarafından parçalanmasından birkaç yıl sonra, 1798’de Novogrodek kentinde doğdu. Daha küçük yaşlarda, ezilen, sömürülen yurttaşlarının sorunlarının ele alındığı şiirler yazdı. Duygusal bir insandı. Yüreğindeki acıları, dizeler halinde şiirleştirmeyi seçti ve o yolda yürüdü. Tutsak ulusların, çiğnenmiş topraklarının savunucusu oldu. Yazıp yayımladığı şiirler, elden elden, dudaktan dudağa, ülkesinin her yanına yayıldı. Gençlik toplantılarında şiirleri okunduğu zaman, şu dizelerin üzerinde tok sesle durulurdu:

“Doğmuşum kölelik içinde,
Zincire vurulmuşum daha beşikte.
Selam sana istiklalin fecri,
Ardından doğacaktır özgürlük güneşi.”

Adam Mickiewicz, ulusuna gerçekleri anlattığı için yaygın bir okuyucu kitlesi tarafından sevildi ve küçük yaşlarda şöhret basamaklarını tırmanmaya başladı. Bu bakımdan onun şiirleri, işgal altındaki Polonyalıların manevi gıdası gibi, aranır ve gizliden gizliye okunurdu.
Uzun yıllar Rusya’da anlamsız bir şekilde dolaşıp durdu. Ezilen ulusunun acılarını “Atalar” adlı destanında dile getirdiği zaman henüz 21 yaşındaydı. Bu manzum destan ile öteki bazı eserleri bugün dünya klasikleri arasında yer aldı ve yaygın olan batı dillerine de tercüme edilip yayımlandı.
Adam Mickiewicz, delikanlılık çağındaki hareketli yaşantısını ölümüne kadar sürdürdü. Ne var ki, herkesle anlaşması mümkün olmuyordu. O’nun için ideal insan, kendisi gibi sürekli vatanını düşünen ve onun bağımsızlığı için mücedele eden kişilerdi. Polonya’nın bağımsızlığı için mücadele etmek amacıyla 1819 yılında, okuldaki arkadaşlarıyla birlikte, gizli bir örgüt kurma girişiminde bulundu. O gizli toplantılarda şunları söylüyordu:
“Kutsal vatanımızı kurtarmak için, sonucu ölüm bile olsa, çabalarımızı birleştirmeliyiz. Hep birlikte ulusumuz ve vatanımız uğrunda, enerjimizi harcamalıyız. Daha üstün bir biçimde , tüm engellere ve tehlikelere karşı koyma gücünü bulmalıyız. Despot bir yönetime karşı böylesi örgütlerin havasında tatlı bir sihir vardır.”
Arkadaşlarının çoğu, oradaki içtikleri anda bağlı kalarak, çeşitli ülkelerde verdikleri mücadele ile, yaşamlarını sürdürdüler. Kimi arkadaşı Amerika’ya, kimisi İran’a, kimileri Avrupa’nın çeşitli ülkelerine dağıldılar. Kendisi, Çarlık Rusya’sının ağır baskısı altında kaldığı için önce Almanya’ya, sonra Fransa’ya geçti. Çünkü Polonya’da başarısızlıkla sonuçlanan bir isyan denemesi olmuştu. Kimi arkadaşları Rus’lar tarafından gönderildikleri Sibirya topraklarında yaşamlarını yitirdiler!...
Mickiewicz, yüreği yana yana ülkesini terk etti, ama yaşamının her anında yurdunu ve ulusunu düşünerek, çözüm yolları aradı. İtalya, Almanya, Macaristan ve Romanya’daki Polonyalı mültecilerin yaptıkları toplantılara katıldı.
Gerekli giderlerini karşılayabilmek amacıyla Paris’te öğretmenlik yaparken de, Polonyalı devrimcilerle temaslarını sürdürdü ve onlarla işbirliği yaptı. Fakat, partizanların oluşturdukları örgüte katılmadı; çünkü o, birtakım katı fikirlerle değil, asgari müştereklerde birleşilerek, özgürlük yolunun açılabileceğine inanıyordu. Partizanlar, işgalci üç devletin Polonya topraklarından çekilmelerini, Allah’ın lutfuna terk ediyorlardı. Oysa Mickievicz, o üç devletle her türlü mücadelenin yapılmasından yanaydı. Bu düşünceyle, dünyanın her yanına dağılan Polonyalı devrimcilerle yazışmalar yapıyor; onları birlikte hareket etmeye davet ediyordu. Kanayan yüreğini, bağlı olduğu vatanının kurtarılması ve soydaşlarının yüceltilmesi uğruna adamıştı. Şiirlerinde sürekli olarak gençliğe sesleniyordu. Behçet Kemal Çağlar tarafından Türkçe’ye tercüme edilen “Gençliğe İthaf” şiirinde şu dizelere yer veriyordu:

Çevreni kuşatsın da birleşen ellerimiz,
İhtiyar dünya! Senin sarsalım temelini;
Bu eskimiş boşluktan koparalım da seni
Var gücümüzle yeni imkanlara itelim.
Çürümüş kabuğundan kurtulmanın vaktidir;
Donan, tazelen, bize bahar çiçekleri getir.
Kıpırdansın bir parça o küflenmiş hafızan;
O uzak yaratılış-oluş günlerini an;
Bir kaostun, meçhuldü hem maksadın,hem derdin,
Karanlığa gömülü ceset gibi beklerdin;
Bilmezdin ne gün gelip neler olacağını.
Kainatın mimarı, kaldırdı parmağını;
Dünyalar öğrendiler mihver üzre dönmeyi,
Boralar uğulduyor, dalgalar döğünmeyi,
Yer otlarla kaplandı, gök yıldızlarla doldu;
Kainat bildiğimiz ezeli alan oldu…

Tekrar girdin kaosa, şaşırdın boşlukta sen.
Yeniden bir “KUN” emri verilecek, yeniden
Gelecek hürriyetten, imandan, haktan haber:
Er-geç eriyecektir çeşit çeşit perdeler;
Buzdan istihkamları eritecek bir güneş.
Gençliğin kıvılcımı, şimdiden yangına eş:

İnsanlığın samimi, milletlerin hıncı mı,
Aşk gelip üfleyecek bu güzel kıvılcımı;
Dönen dünyaya yine mihver olup milliyet,
Doğacak parıl parıl ufkumuzda hürriyet…

İlk gençlik yıllarında sevdiği bir kadın yüzünden hayal kırıklığı yaşaması, onun kalbi gibi kafasını da vatanına bağladı. Artık kalbi aşkı için değil; vatanı için çarpıyordu. Burada bir parantez açarak; büyük şairin aşkına da değinelim:
Şair, çocukluk yaşlarında Maria Wereszczaka’ya aşır olur. Ancak o dönemin geleneklerine göre, asil bir ailenin kızı olan Maria, halk tabakasından birinin oğlu olan Adam Mickiewicz ile evlenemezdi. Kızın ailesi, Maria-Adam evliliğine şiddetle karşı koydular. Birbirlerini temiz bir aşkla seven gençler, toplum kurallarına boyun eğmek mecburiyetinde kaldılar ve gözyaşları içinde ayrıldılar. Adam Mickiewicz, içindeki burukluğu, aşkını şiirlerine aktararak, Maria Wereszczaka adını, Polonya edebiyatında ebedileştirdi.
Maria, babasının seçtiği bir gençle evlendirildi.
Polonya’da babaların sözü dinlenir. Babalara son derece saygı gösterilir. Türk usulünde olduğu gibi, orada da babaların eli öpülür ve asla yanlarında sigara içilmez. Şair Adam Mickiewicz bir şiirinde, 16 yaşındaki bir Polonyalının, ailesine haber vermeden, evden kaçarak Varşova savaşına gönüllü olarak katıldığını ve büyüklerine haber vermeden bu işi yaptığı için günlerce, pişmanlık hisleri içerisinde kaldığını anlatır. Şair, yazılarında daima aile büyüklerine sevgi duyulmasını, onlara son derece saygıyla davranılmasını öğütler. Mickiewicz bu şiiri belki de sevdiği kızın hareketini, kendi kalbinde mazur göstermek için yazmıştır
Adam Mickiewicz, burjuva sınıfına mensup Maria ile evlenemeyince, büyük sarsıntı geçirdi. Daha sonra kendini toplayıp, Paris’te, kendisi gibi Polonya’dan kaçıp, Fransa’ya sığına bir Leh kızla evlendi. Bu evlilikten iki oğlu, bir kızı dünyaya geldi. Eşi özverili bir kadındı; hem ev işlerini görüyor, hem de dışarıda çalışarak, ailenin giderlerine katkıda bulunuyordu.
29 kasım 1830 Tarihindeki ayaklanmanın başarısızlığı üzerine, gelenekleri de çiğneyip, ebeveynlerine haber vermeden temin ettiği bir pasaportla, Rus egemenliği altındaki topraklardan kaçarak Fransa’ya gitti ve kendisinden önce giden Polonyalı gençlerle buluştu. 32 yaşındaydı. Fransızca’sı mükemmeldi. Devrin Eğitim Bakanı Victor Lausen, Üniversitede bir Slav Dili ve Edebiyatı Bölümü açtırıp, başına Micciewicz’i geçirdi. O bölümdeki öğretim üyeleri Michelet ve Quinet’le birlikte yaptıkları başarılı çalışmalardan dolayı, Fransız Hükümeti tarafından ödüllendirilip, taltif edildiler.
O arada, “Polonyalı Göçmenler” adıyla yazdığı kitap, ona Paris’te üstün bir şöhretin kapısını açtı.
Polonyalı gençlerin Fransa’da örgütlenmeleri ile yetinmeyip, önce İsviçre’ye, sonra 1838 yılında İtalya’ya giderek; hem çeşitli üniversitelerde dersler verdi; hem de Polonyalı gençlerin vatan ve ulus sevgisiyle mücehhez örgütlenmelerini sağlamaya çalıştı. O hareketli bir fikir savaşçısı olduğu gibi, aynı zamanda bir örğütçüydü.
28 Eylül 1855 Tarihinde İstanbul’a geldi. Amacı gezip dolaşmak, İstanbul’un turistik yerlerini görmek değildi. 1848 yılında Türkiye’ye sığınan Polonya’lıların durumunu incelemek ve 1853 yılında başlayan Kırım Savaşında onların Türkiye saflarında aldıkları yeri güçlendirmek amacıyla, Osmanlı Devleti’nin başkentine gelmişti. Kırım Savaşı Polonya’lılar için de bir fırsattı. Fransızlar, İngilizler, Sardunyalılar, Rusya’ya karşı Türkleri desteklemek amacıyla, asker göndermişlerdi. Rusya’ya karşı açılan büyük savaşta Polonyalıların da yer almaları, vatanlarını işgal altında tutan Rusları hezimete uğratmak düşüncesinden kaynaklanıyordu.
Paris’ten ayrılmadan önce Mickiewicz’e, Napolyon III’un imzasını taşıyan bir belge verildi. Bu belgede Fransa İmparatoru, şaire her yerde saygı gösterilmesini gittiği yerde kendisine kolaylık sağlanmasını rica ediyordu.
Savaş bütün şiddetiyle devam ediyordu. Türkiye’de, Polonyalılardan oluşan bir ordu teşkil edilmişti. Bu Birliğin komutanlığına sonradan İslam dinine girip, Sadık Paşa adını alan, Polonyalı Michel Czazkowski tayin edildi. O da şair ve yazardı. Mickiewicz, Bulgaristan’a giderek, Burgaz kentindeki Polonya Birliğini ziyaret edip, yakın arkadaşı olan Sadık paşa’ya konuk oldu.
İstanbul’un Tarlabaşı semtinden Dolapdere’ye inen yolun sonlarına rastlayan Tatlıbadem sokağında, köşe başında, 29 numaralı küçük, sade bir ev vardır. Üç katlı, her katta iki küçük odası bulunan bu gösterişsiz ev, Adam Mickiewicz’in oturduğu ve öldüğü evdir. Bu ev, o sıralarda devam eden Kırım Savaşı’nda, Polonyalı devrimcilerin toplandıkları, ateşli konuşmalar ve tartışmalar yaptıkları bir fikir merkeziydi. Polonyalı gençler bu evde toplanır; yemeklerini kendileri yapardı. Bu gençler arasında Polonezköy’ü kuran Prens Adam Czartoryski, yazar T.T.Tej ile Henry takma adı ile Subokowski ve sonradan Müslüman olan Adam Michalowski de vardı.
Mickiewicz’e İstanbul seyahatinde refakat eden Henryk Sluzalski, ilk izlenimlerini şöyle anlatıyordu:
“Gemi sabah saat 5’te, güneş doğmadan İstanbul Limanına girmek için yavaşlıyordu Saat 6’da şehri değil, adeta bir mucizeyi gördük…Doğan güneş bütün pencereleri ve minareleri altın ışıklarıyla parlatıyordu. Gerçekten büyüleyici bir şehir.”
Niyetleri, yanlarında getirdikleri çadırları, geniş bir alana kurup, oluşturacakları kampta ikamet etmekti. Ama bundan çabuk vazgeçtiler. Şairle birlikte gelen sekreteri Armand Levy, Mickiewicz’in oğlu Wladyslaw’a yazdığı mektupta, İstanbul’daki ilk saatleri şöyle anlattı:
“Galata iskelesine bir sandalla götürüldük. Ondan sonra, baban kendi evine davet etmek için güverteye gelmiş olan Polonyalı bir tabibin evine gittik; oraya eşyalarımızı bıraktık. Sonra aynı binadaki dairelerden birinin boş olduğu anlaşıldı. Oraya yerleştik. Henryk buna gerçekten sevindi, çünkü çadırın kurulabilmesi için elverişli bir avlu bulamayacağını düşünüyordu.”
Şairin arkadaşlarından Subokowski, o günlerde gönüllü olarak Kırım Savaşına katılmak üzere hazırlığa başlamıştı. İlk iş olarak, savaşa katılanların giydikleri orijinal bir kalpakla elbise satın aldı. Mickiewicz anılarında, bu arkadaşının pasaportundan ve kalpağından başka hiçbir şeye önem vermediğini uzun uzun anlatır. Polonyalı gençlerin o sıralarda şaşırdıkları ve yadırgadıkları tek şey, sık sık meydana gelen yangınlardır. Günün birinde kendi evlerine de yangının sirayet edebileceği korkusuyla, savaş yolcusu arkadaşı Subokowski’nin, yatarken kalpağı ile pasaportunu, daima yastığının altına yerleştirdiğini, bir yangın zuhurunda, öncelikle bunları kurtarmayı tasarladığını hikaye eder.
Misciewicz’in İstanbul’daki günlerinin çoğu, Avrupa’daki Polonya’lılarla, Türk Ordusunun yanında Kırım Savaşı’na katılan Polonya’lılar arasında bağlantı sağlamakla geçti…O srada İstanbul’da kolera salgını vardı ve halk kırılıyordu! Bir gün Kurtuluş sırtlarında geçici barakalarda yatırılan hastaları ziyarete gitti. Koleralı hastalara geçmiş olsun dileklerini söyleyip, onlarla sohbet ederken, hastalığı kaptı ve koca şair on gün içinde göçüp gitti. Bir ülkü uğruna Türkiye’ye gelen şair, deyim yerindeyse pisi pisine öldü! Ölümünden kısa bir süre önce, hastalığı sırasında başucundan ayrılmayan, Türk Ordusunda önemli hizmetlerde bulunmuş olan İskender Paşa’ya şunları söyledi:
“İstanbul’da koleradan öleceğimi bilseydim, yine de buraya gelirdim. Çünkü bu benim vazifemdi. Ben Fransa’da Bilimler Akademisinin Umumi Katibi olmaktansa, bir Türk taburunun katibi olmayı tercih ederim…”
Şair, gerçekten bir ülkü uğruna İstanbul’a gelmişti. Amacı dünyanın her yanına dağılmış olan Polonyalı gençler arasında işbirliği sağlamaktı. Ölürken de belirttiği gibi, Türkiye’deki bir Tabur katipliğini, Fransa’daki son görevi olan Bilimler Akademisi Genel Sekreterliği’nden daha önemli ve kutsal sayıyordu.
Adam Mickiewicz’in ölümü, soğuk ve kapalı bir güne rastlar. Tarih 28 Kasım 1855’dir. Yazar arkadaşı F.F.Fej’in cenaze töreniyle ilgili yazısından öğrenildiğine göre, gurbette ölen bu hürriyet kahramanı ve ulusal şair için İstanbul’da çok sessiz bir tören yapılır. Bu töreni siyahlar giyinmiş olan Müslüman Türkler de hüzünlü bir biçimde izlemişlerdir. Şairin oda arkadaşı yazısında şu cümlelere de yer vermiştir:
“Beyoğlu’nun çamurlu yolları arasında, bir çift öküzün çektiği sade bir arabayla ilerliyordu. Araba üzerinde siyah örtüye sarılı bir tabut vardı. Polonya’lılardan başka kimse yok sanıyorduk. Yanılmış olduğumuzu az sonra anladık. Arkamızda, sokağı kaplamış, başlarına siyahlar sarmış, sel gibi bir kalabalık akıyordu. Cenaze alayında her milleti temsil eden kişiler vardı. Sırplar, Dalmaçyalılar, Karadağlılar, Arnavutlar, İtalyanlar gördüm. Bulgarlar daha çoktu. Ölenin şahsında, Slav şiirinin dehasına duydukları saygıyı böylece gösterdiler.
Adam Mickiewicz’in iç organları, bugün sakin bir müze olarak kullanılan evinin bodrumuna gömüldü. O zamanki usule göre tahnit edilebilen cesedi, Fransa’nın Türkiye’deki elçiliği vasıtasiyle, Paris’e gönderildi ve Paris’teki Madlen Kilisesinde yapılan büyük bir törenden sonra Krakov’daki Wawel Kraliyet Şatosu Kilisesinin mezarlığına gömüldü. Bu suretle şairin yaşamı ve ölümüylü ilgili İstanbul’la birlikte Paris ve Krakov’da da anıları yaşamaktadır.
Kitabımızın kimi yerlerinde yinelediğimiz gibi, Polonya’nın komşusu olan ülkeler tarafından işgal edilmesi olayını tanımayan tek Devlet, Osmanlı İmparatorluğu oldu. Avrupa’daki devletlerin hiç birisi, küçük bir protestoda dahi bulunmaya gerek görmediler ya da buna cesaret edemediler. Tarihte, Türkler’in cesareti, insanlığı ve mazlumlara karşı duyarlılığı defalarca tekerrür etmiştir. Bu gerçeği çok kez dile getiren Mickiewicz, çevresine şunları söylemiştir:
“Polonya’nın komşu düşmanlar tarafından bölünmesine hiçbir devletin ses çıkarmadığı günlerde, tek dostumuz Türkler olmuştur. Biz Türkler’i, düşmanımızın önünde eğilmediği ve Polonya’nın işgalini kabul etmediği için, üstün bir Millet olarak severiz.”
Adam Mickiewicz, İstanbul’da gördüklerini ve duyduklarını Paris’teki dostlarına gönderdiği mektuplarda tatlı bir uslupla anlatmıştır. 15 Kasım 1855 tarihinde, yani ölümünden 13 gün evvel kaleme aldığı bir mektupta, İstanbul’da geçen vakitlerini ve o zamanın İstanbul’unu şöyle anlatmıştır:
“…Sizlere İstanbul’un güzelliklerinden bahsetmeyeceğim. Çünkü başkalarından duymuşsunuzdur. İnsanların yaşantılarının içyüzü, hiç de dıştan göründüğü gibi değil. Burada ilk günler bazı zorluklarla karşılaştık. Fakat çok kolaylıkla, her şeye alıştım. Şunu söylemek isterim ki, bazı semtlerden geçerken, kendimi vatanımın sokaklarında sandım. Bazı meydanlarda tavuklar, horozlar, köpekler bir arada dolaşıyorlar! Bizim oturduğumuz eve gelmek için, birçok dar, küçük ve karakteristik sokaklardan geçiliyor. Bazen vapurla Boğaz’da ahbaplara gidiyoruz ve çok hoş vakitler geçiriyoruz. (Şair daha çok Bebek’te ünlü bir Türk ailesine davet ediliyordu)
Buradaki satıcılarla esnaf, çok namuslu ve kibar kişilerdir. Bu durumları çok hoşumuza gidiyor. Çarşıdan geçerken satıcılar, sizi rahatsız etmezler. Etrafınızdaki malları, satıcının hiçbir müdahalesine maruz kalmadan, rahatlıkla tetkik edebilirsiniz. Fiyatını sorduğunuz zaman, yalnızca cevaplandırırlar ve tekrar kendi meşguliyetlerine dönerler. Türk parası sıkıntım olduğundan bana, kredili mal veriyorlar.
Hayatımda ilk defa burada, böyle bir yerde, alış-veriş etmek arzusunu duydum. Çarşıları, tarihi abideleri gezdikten başka, şimdilik yaptığım mühim bir iş yok. Burada birkaç hafta daha kalmak ve daha rahat bir yer kiralamak niyetindeyim.
Yemeklerimizi evde hazırlıyoruz. Size bu mektubu yazarken arkadaşım, tavuklu pilav pişiriyor. İştahımız o kadar açık ki, şayet oraya dönünce, bir gün size yemeğe gelirsem, lütfen bana çift porsiyon yemek vermenizi rica edeceğim.”
Mickiewicz’in öldüğü ev, daha sonra şairin anısının yaşatılması amacıyla, bir Polonyalı tarafından satın alındı; daha sonra da Müze haline getirildi ve bakımı, onarımı, yönetimi Türk-İslam Eserleri Müzesi’nin himayesine verildi. Şairin, ölümünden sonra tahnit edilen iç organlarının gömüldüğü bodrum, mermerle kaplandı ve buraya bir de şu ifadenin yazılı olduğu anı levhası konuldu: “26 Kasım-30 Aralık 1855 Adam Mickiewicz’in geçici kabri.” Bu evde, gerek şairin ölüm yıldönümlerinde, gerekse Kırım Savaşının yıldönümlerinde törenler düzenlendi. 1908 Meşrutiyet İnkılabından sonra, Paris’ten yurda dönen Jöntürkler, vatandan uzakta, vatan hasretiyle yaşamak mecburiyetinde kalmış olan Şair Mickiewicz için tören yaptılar; kapıya, üzerinde, “Polonyalı büyük şair ve vatanperver Adam Mickiewicz-Türk dostu. İttihat ve Terakki Fırkası. 10 Temmuz 1909” yazılı olan bir anı plakası çaktılar. İttihat Terakki Partisi adına Selahattin Bey ile, Atatürk’ün yakın arkadaşı Ömer Naci Bey, o törende, heyecanlı ve uzun konuşmalar yaptılar. Onların çaktıkları plaka, mütareke yıllarında kaldırıldı… 1933 yılında evin cephesine, İstanbul’da yaşayan Polonyalılar tarafından, üzerinde; “ Büyük dahi şairimiz Adam Mickiewicz, ölüm yıldönümü münasebetiyle İstanbul lehleri, 1855-1933” yazılı olan başka bir plaka takıldı.
Şairin yüzüncü ölüm yıldönümü olan 1955 yılında, yaşadığı evin müze haline getirilmesi girişimlerinde bulunuldu. Polonya ve Türkiye makamlarının temasları sonunda, şairle ilgili bir sergi açılmasıyla birlikte müze arzusu da gerçekleşti ve bu kez şu tümceyi içeren bir plaka çakıldı: “1855-1955 Müze büyük Polonyalı Şair adam Mickiewicz’in vefatının 100. yıldönümünde açıldı”
Bu küçük evin her katında şairin portreleri, büstleri, eserleri ve o döneme ait gravürler sergilenmektedir.
Taksim, Beyoğlu gibi, İstanbul’un merkezindeki ünlü mekanlara çok yakın bir yerde bulunan evin bulunduğu sokağın adı, şairin ilk adından mülhem, Adam Sokağı idi. Sonra buraya Badem Sokağı denildi. Bununla da yetinilmedi Tatlı Badem Sokağı’na dönüştürüldü. Oysa sokağın ideal adı, Adam Mickiewicz Sokağı olmalıydı.
Şairin İstanbul’da oturduğu ev veya evler ile ilgili olarak, araştırmalar sürdürülmekte olup, yeni bilgilere ulaşılmaktadır. Bu çalışmalar tamamlandığında, bizim de, belgeleri gördükten sonra, bu hususta düzeltmeler yapmamız doğal olacaktır. Ancak, önemli olan, O’nun oturduğu evler değil, bıraktığı anılardır.
Mickiewicz’in ölümünün 100.Yıldönümünde UNESCO’nun anma törenine kadar, hakkında yüzlerce makale ve kitap yayımlandı. Anısı için törenler düzenlendi; büstleri yapıldı; heykelleri dikildi. Paris’te ve Varşova’da O’nu ölümsüzleştiren büyük abideler yükseldi. Aynı şekilde, ölümünün 150. Yıldönümü olan 2005 yılında da Polonya’da ve başka ülkelerde, çok yönlü etkinliklerle anıldı.
Türkiye’de de Büyükelçi Grzegorz Michalski’nin girişimiyle, Çankaya Belediyesi’nin Ankara’daki Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde bir anma toplantısı düzenlendi. Bu toplantıda şairin şiirleri seslendirildi ve ünlü sinemacı A.Wajda yönetiminde, Mickiewicz’in “Tadeusz Bey” manzumesinden hareketle kurgulanan uzun metrajlı film gösterildi. Ayrıca, İstanbul’da yaşadığı ve kapısında O’nun anısına bir plaket bulunan evin önünde de bir anma toplantısı yapıldı.
 


Bağlantı adresi Sadece üyeler içindir! Ortak ve Evrensel Değerler
Polonya’nın Ankara Büyükelçisi Ekselansları .Grzegorz Michalski uzun süre düşünüp planladığı önemli bir etkinliği gerçekleştirdi. Ankara’daki üst düzeyde görevli eski ve yeni bürokratlarla, Polonya dostlarına şöyle bir mektup gönderdi:
“Polonya Cumhuriyeti Ankara Büyükelçiliği ile Sayın Dr.Nurettin Erbil’in işbirliğiyle hazırladıkları Türkiye’deki Kırsal Kesimde Dağ ve Orman Köylerinin Barındırdığı Çeşitli Yöresel Kültürler:Gelenekler, Sosyal Yaşam ve Ekonomik Etkinlikler başlıklı sergi broşürünü ve ona dayalı olarak 23 Şubat 2006 tarihinde Büyükelçiliğimiz salonlarında, T.C.’nin 9.Cumhurbaşkanı Sayın Süleyman Demirel’in himaye ve huzurlarında gerçekleştirilecek Sergi Açılış ve Panel etkinliğine katılım davetimizi Tarafınıza iletirken, varlığınızla bizleri onurlandıracağınızı ve çok önemsediğim, kültürel etkinliğimizi mutlaka zenginleştirecek entelektüel katkılarınızdan bizi mahrum etmeyeceğinizi umuyorum.
Ortak ve evrensel değerlerin pekiştirilip geliştirilmeleri doğrultusunda çaba gösteren Türkiye’nin kucak açtığı çeşitli kültürlerin ve Türkiye ile Polonya’nın ortak kültür hazinesinin çağımız Avrupa’sına nasıl katkı sağlayabileceğini tartışmaya davet etmekteyim.
Broşürün de ele verdiği gibi, gerçekleştireceğimiz bu etkinlik iki temele dayanmaktadır. İlk bölümde Sn. Erbil’in Türkiye’deki dağ köylerindeki kültürel çeşitliliğe ilişkin sunumu; ikinci bölümde ise Polonezköylüler’in, Türkiye’de Boğaz Kıyısındaki Leh Köyü Polonezköy’e ilişkin sunumları yer almaktadır. Sunumlar Türkçe yapılacak ve Sn. Demirel’in konuşmasını takiben fikir teatisi bölümüne geçilecektir.
Sunumlar, sergi, bunları takip edecek açık büfe davet; aslında bizim açımızdan bütün bunlar, acaba Polonezköy örneği Türkiye’nin çok kültürlü yapısında ideal ve tekrar edilmeye değer bir örnek midir, sorusuna yanıt aranacak bir tartışma ortamı yaratabilmek için, birer bahaneden ibarettir. Türkiye Cumhuriyeti’nin çeşitli devlet mercilerinden, Türk bilim kurumları ve enstitülerinden çok sayıda Türk aydının katılımını öngördüğümüz bu faaliyette, bir düşünsel hareketlilik yaratmak arzusundayız. Bu yüzden katılımınızı ve yapacağınız entelektüel katkıyı çok önemsiyorum.
En derin saygı ifadelerimle.”
Bu çağrı ile, Polonya’nın Ankara Büyükelçiliği, tarihi bir akşama ev sahipliği yaptı. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in yanı sıra, kimi eski Bakanlar, Büyükelçiler, Bilim adamları ve entellektüeller, Sayın Michalski’nin konuğu oldular. Bizim de iştirak ettiğimiz toplantıyı, güzel Türkçesi ve esprileriyle yöneten ve açış konuşması yapan Exc.Michalski, Türkiye-Polonya dostluğunun önemini vurguladı.
Dr.Nurettin Erbil, Türkiye’deki dağ ve orman köylerindeki yaşamı, slayt gösterisi eşliğinde anlatırken; bu konuda Türkiye ve Polonya benzerlikleri vurguladı. Bu sunumdan anlaşıldı ki, kırsal kesimde yaşayan Türk ve Leh uluslarının gelenek ve görenlerinde, gerçekten büyük paralellikler bulunmaktadır.
Polonezköy sakinlerinin en yaşlısı olan kişi ile, Köyün muhtarı ve köyün bağlı olduğu İstanbul-Beykoz Belediye Başkanının konuşmalarından sonra Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel veciz bir konuşma yaptı. Demirel konuşmasında, Osmanlı-Lehistan ilişkilerine ve Polonya’ya, Cumhurbaşkanı olarak yaptığı geziye de değindi.
Sergi açılışı ve açık büfe ikram ile, program sona erdi.


---İMZA---
Bilgi Yok
Tarih 24.09.2008 13:06:52 Kimler Okudu : 10 Kişi         MesajAt | Bilgileri | WebSitesi | Konuları | Cevapları         Alıntı | Word | Yazdır | Gönder
» Cevap Veren DJSELVIPuan Ver : [ 0 ]    
DJSELVI
Yıldız Üye

Durumu Dışarıda

Yaş : 23
Cinsiyet : Bayan
Mesaj Sayısı : 485
Giriş Sayısı : 207
Forum T. Puanı : 329
Msn : seveceksen_sonsuza_dek_seveceksin@hotmail.com
Kişiyi : Arkadaşım Yap

Olgunluk
32%
Aktiflik
20%
Forum Katkısı
48%
Tüm Siteye Katkısı
48%
                                              

TABİİ Kİ DE YOK GÜLOŞCUM.SİZİN AŞKINIZ BİTANE BU SİTEDE,ALLAH NAZARLARDAN SAKLASIN İNŞALLAH.SİTEMİZİN BİRİCİK AŞIKLARIII....!


---İMZA---

HayaT öLe ßiR Karma$a Ki:
Ya DoRu zmnDa YanLı$ inSaNı ÇıkaRıo Kar$ına,
Ya Da yanLı$ zmnDa DoRu iNsaNıN Kayßına Ndn oLuyoResim!Resim!
aRtıK qüweN we MutLuLuğu ßuLmak Çoq zoR,
İnsanLarı TanımaK ßir 0 kaDar İmkanSız!
Ya zmNa yeNıLıoSun, Ya Ki$iye!!

H£®k£S AyNıyk£N ߣN Fa®kLıydıMResim! $iMdi H£®k£S Fa®k Pe$iNd£ ߣN Yin£ AyNıyıM

 

 

 

 

 

 

 

Tarih 06.11.2008 16:21:20 MesajAt | Bilgileri | WebSitesi | Konuları | Cevapları         Alıntı | Word | Yazdır | Gönder
» Cevap Veren dj_gulosPuan Ver : [ 0 ]    
dj_gulos
Bilgin Üye

Durumu Dışarıda

Yaş : 24
Cinsiyet : Bayan
Mesaj Sayısı : 642
Giriş Sayısı : 518
Forum T. Puanı : 1649
Msn : Bilgi Yok
Kişiyi : Arkadaşım Yap

Olgunluk
34%
Aktiflik
51%
Forum Katkısı
64%
Tüm Siteye Katkısı
65%
                                              

aminnnnnnnnnnnnnnnnnnn:D selvicim ii dileklerin için tesekkürler


---İMZA---

 

 

Tarih 06.11.2008 17:06:07 MesajAt | Bilgileri | WebSitesi | Konuları | Cevapları         Alıntı | Word | Yazdır | Gönder
» Cevap Veren gokhanPuan Ver : [ 0 ]    
gokhan
Prof Üye

Durumu Dışarıda

Yaş : 32
Cinsiyet : Bay
Mesaj Sayısı : 863
Giriş Sayısı : 1
Forum T. Puanı : 731
Msn : Bilgi Yok
Kişiyi : Arkadaşım Yap

Olgunluk
45%
Aktiflik
0%
Forum Katkısı
86%
Tüm Siteye Katkısı
86%
                                              

AMİNNNNN.....Resimler Sadece üyeler içindir!


---İMZA---
Bilgi Yok
Tarih 06.11.2008 19:58:37 MesajAt | Bilgileri | WebSitesi | Konuları | Cevapları         Alıntı | Word | Yazdır | Gönder
Sayfalar : <<-İlk <-Geri 1 [2]
Bu konuda 2 sayfa 13 cevap var
» Son Konular İstatistik Forumda Ara
LAZ VAMPİR TİRAKULA İZLE...
Azer Bülbül - Duygularım (2011)...
Aslı Güngör - Aslı Gibidir (2012)...
Ogün Şanlısoy - Ben (2011)...
Murat Kurşun - Seni Sevmek (2011)...
Üst Kategori (14)
Alt Kategori (167)
Konular (1698)
Cevaplar (4659)
Toplam Adettir

Başlık : Konu : Cevap :
» Bugün Giren Üyeler : 0
|#Genel Sorumlu|@Site Yöneticisi|*Bölüm Editörü|+Forum Editörü|!Sohbet Editörü|Çömez Üye|Yeni Üye|Azimli Üye|Hevesli Üye|
|Çalışkan Üye|Verimli Üye|Bağımlı Üye|Abone Üye|Tiryaki Üye|Yıldız Üye|Bilgin Üye|Prof Üye|Üstad Üye|Süper Üye|Altın Üye|Ulu Üye|
» Menü
» Ana Menü Anasayfa Forum Sohbet Toplist İlanlar Ceza Evi Üyeler Kadromuz Admine İlet Tavsiye Gönder Ziyaretçi Defteri Resimler videolar MP3 İNDİR
» Copyright Yukarı
2oo7-2oo11 © Copyright Vuslatfm.Com
Wap Web Site Tasarım Kodlama © 2oo6-2oo8 ByCafer Destek AspSitem Version 3.6